Saat
19:00 gibiydi, yazıhanemden çıktım, şöyle bir etrafa bakındım; çoğu kez olduğu
gibi Şişhane’ye yürüyerek inip duraktan otobüse binerek eve gidebilirdim ya da
Galata Sokakları’nda biraz yürüyüp çevreyi izleyebilirdim. Galata Sokakları
beni gene çekti; ama bugün, hangi yöne gitmeliydim; içgüdülerime uydum
karşımdaki Galip Dede Caddesi’ne yöneldim. Cadde ve çevresi Galata’nın en gözde
yeridir: Her cinsten, her milletten, her inançtan insanlar.. Neredeyse adım
başı sıklıkta sağda ve solda birbirinden ilginç sokaklar.. İne ine varacağımız
yer Galata Kulesi.. Karaköy’e inişte çoğu tarih kokan binalar ve merdivenler..
Galip Dede Caddesi Tünel meydandan Karaköy’e inilen Tünel’in solundaki
caddedir. Gözde olmak kolay iş değil; hem Galata’nın hem de üç mahallenin gözdesi.. Ben de göz koydum ya işte ondan;
gelecek seçimlerde, yani çıkmaz ayın son çarşambasındaki seçimlerde, keyfim
yerinde olursa eğer, Asmalı Mescit Mahallesi’nden belki muhtarlığa aday olurum
ve Tünel Meydanı’nda demokrasi, özgürlük ve kardeşlik nutukları atarak
aydınlatıcı olurum; ancak ben nutuk atarken tramvay geçerse ne yaparım şimdiden
bilemiyorum…
Galip Dede Caddesi’nde ağır ağır, sallana sallana yürüyorum; yanımda
karım olsaydı, “Adım atmak için bile düşünüyorsun,” der ve ben de daima olduğu
gibi, “Evet, ben ciddi adamım; adım atmak için bile olsa her işimi düşünerek
yaparım,” diye yanıtlardım. Yanımda karım yoktu; ama sanal bir söyleşiye
girmiştim, bu söyleşi sessiz mi olmuştu; yoksa biraz sesli mi? Bilmiyorum!
Biraz sesli olmuş ise eğer sağımdan solumdan geçenler ak saçlarıma bakıp,
herhalde, “Baba kafayı yemiş,” demişlerdir. Neden baba? Evet, ben babayım; ama
bu baba başka bir baba; çünkü son yıllarda tanıdık tanımadık birçok kişi bana
“Baba” diyorlardı; hoşuma da gidiyordu.. Saçları değirmen damında
ağartmadığımın kanıtıydı belki bu söz!
Caddeyi ağır ağır inmeğe başladığımdan bu yana kim bilir kaç kez girip
çıktığım sağdaki ve soldaki her sokak için sırayla zihnimde; “Bu sokak benim,”
sonrasını geçerken de “Bu sokak da benim,” diyordum. Neden? Öncü ve ünlü şair
Orhan Veli aklıma gelmişti gene; bazen onunla inatlaşıyoruz, “o sokak benim,
hayır senin değil benim” diye! Zaman zaman bu inatlaşmanın sonunda kendime şunu
söylüyorum: Orhan Veli ünlü bir şair; Erkan Efendi sen kim oluyorsun? Ama Erkan
Efendi biraz inatçı, sokakları ona bırakmaya hiç niyeti yok. Geçmiş yılların
birinde, bir gece yarısı tutuştuk; “yok o sokak benimdi, yok bu senindi,” diye.
Bu tartışmalı gecenin sonunda birkaç dize yazmıştım: Ya Rabbim, nasıldı?..
“Nasıldı” diye yazdığıma bakmayın, hiçbir şiirimi ezbere bilmem; bu yönden
oldum olası kabiliyetsizim. Caddenin bir köşesine çekildim, çantamdan kitabımı
çıkardım, buldum o şiiri; haydi okuyalım:
Orhan Veli’yle Baş Başa
1- Baş ağrısı
Severim, iyi dosttur
Ama geçinemiyoruz bir türlü:
Anladık kardeşim anladık
“bu esvaplarla ayakkaplar senin”
Ama sokaklar benim. Nokta!
Hadi gel Beyoğlu’na gidelim;
O sokak benim, yoo.. , yoo..
Bu sokak da benim.
Bütün sokaklar benim:
“Mavi Aynalar” da benim
Ve “Onlar Benim Gözyaşlarımdı”
Nasıl senin olsun derim; anla artık!
Bütün sokaklar benim.
“bu esvaplarla ayakkaplar senin”
Ben çıplağım, kimsesiz sokaklarda
Her köşe başında bir kadın,
Hadi gel anlaşalım:
“bu esvaplarla ayakkaplar senin”
Sokaklar benim!
2- Sabaha Kadar
Yav Veli,
Bırak Allah aşkına şu şeytanı
“Aç pencereyi;
Bağır, bağır,
bağır; sabaha kadar” bağır.
Ama n’olursun makamıyla bağır;
Sevgililer ninni sansın:
Kimi uyusun sarmaş dolaş
Kimi sarmaş dolaş olmuşken…
Hadi, söyletme beni, anlayıver artık.
Sana da bu yakışır yav Veli!
3- Böcekler
Biricik arkadaşım Veli,
İzin veriyorsun değil mi?
Gecenin bu saatinde…
Ne gecesi yav, sabahın dördü;
Üzme beni!
İyi ki “12 Eylül”de buralarda değildin:
İlhan Selçuk’un akrostişi bile
Kurtaramazdı seni.
Dinle, dinle… ne diyorsun:
“Düşünme,
Arzu et
sadece!
Bak,
böceklerde öyle yapıyor.”
T.C.K.’nın bilumum maddelerinden
Ayvayı yemiştin diyeceğim ama…
Belki de “Başpaşa” yaparlardı seni;
En büyük ceza sana!..
Netekim, “Düşünme” diyorsun ya…
Ondan işte, daha ne olsun Başpaşam!
“Netekim” sayelerinde ve de himayelerinde
Yeni sadrazamlarımız, yeni sultanlarımız var.
Düşünme; ister misin biat edelim?
Nah sana, diyeceksin elbette!
İşte böyle, Orhan Veli’yle bazı geceler
sabahlara kadar tartışıyoruz; tek konumuz sokaklar; yok canım, tek konumuz
sokaklar olur mu? Paslaşıyoruz gece gündüz durmadan; neler, neler!.. Bazen
aramıza Timur Selçuk da katılıyor, dokunmaya başlıyor piyanonun tuşlarına,
“Pireli Şiir,” diye.. Ona da bozuluyorum; kırk kez söyledim, romanda bile
yazdım, “Filleri pireler çoktan yuttu,” diye!. Daha ne yapmalıyım bilmiyorum
ki!
Bir
yandan söyleniyor, bir yandan yürüyordum. İşte Galata Kulesi’ne geldim,
caddeden saptım, kulenin etrafından döndükten sonra hastaneye çıkan sokağa
girdim. Yokuş aşağı olan bu yolun ortalarına doğru, sokağın solunda, yüzyıl
öncesinden gelen Commanda Konağı’ndan sonra, caddeye çıkacaktım. Önümde çok
genç olmayan bir adam, birkaç adımda bir, karşısında biri varmış gibi kafasını
biraz dikerek, yüksek sesle, “Orospu” diyordu; onu fark ettiğimden kısa bir
süre sonra yanımdan bir kadın geçti, adamın sözünü duymuştu sanırım; kadın
adamın yanından geçerken adam gene, “Orospu,” dedi. Doğal olarak kadın bir
tepki göstermedi, kadın farkında olmalıydı, biraz önce de işitmiş olmalıydı;
söylemin gelip geçenlerle ilişkisi yoktu. O kişi, kim bilir iç dünyasında nasıl
bir savaşım içindeydi. İçimden, “Allah yardımcısı olsun,” dedim. Ağır ağır inmeye
devam ediyordum, yürümekte olduğum sokağın sonlarına yakın bir köşede, yıkıntı
halinde, yüzlerce yıllık bir bina vardı; restore edilmekte olduğunu gördüm.
Sevindim; çünkü bu topraklar altıyla üstüyle; tüm kültür yapısıyla bizimdir.
İşte bu değerlerden biri hayata geçiriliyordu. Tapusu benim üstüme olması şart
değildi; “Bu topraklar, Anadolu bizimdir.” Atalarım bana miras bırakmıştı, ben
de oğluma miras bırakacaktım: Hainlere inat!
Sözünü ettiğim bu binanın önünden kıvrılarak Commanda Konağı’nın önünden
geçtim ve Yüksek Kaldırım Caddesi’ne çıktım. Önümde gene o adam, “Orospu,”
diyerek gidiyordu. Bu kez adamın önünde; ama biraz mesafeli; süper mini etekli,
kalçalarıyla haşmetli, olgun ve dolgun bir kadın vardı, o da Karaköy’e doğru
yürüyordu; söyleneni duyamazdı, duysa bile sorun olmamalıydı! Adam kadına göre
hızlı yürüdüğü için kısa süre sonra kadının hizasına geldi ve bağırdı:
“Orospu!” Kadın döndü adamın suratına okkalı bir tokat attı ve “Anandır
orospu,” diye tepki gösterdi.
Adamın ciddi sağlık sorunu olduğu belliydi; ama kadın bunu fak edemedi.
Adamcağız büyük bir şaşkınlıkla caddenin kenarına oturup ağlamaya başladı. Ben
kendi tempomla yürümeğe devam ediyordum; adamın önüne geldiğimde yüzüne baktım;
göz göze geldik! Kurbanlık koyunlar gibi bana bakıyordu, “Baba kurtar beni,”
dedi. Ben de ona iyice yaklaştım, “O seni dövmek istemiyordu, eminim, bir
yanlışlık oldu,” dedim. Gönlünü alıcı davranışlarda bulunarak onu
sakinleştirdikten sonra evime gitmek üzere Karaköy’e indim, bir taksiye bindim.
Evime girerken kulaklarımda hâlâ o adamın arkamdan birkaç kez yinelediği söz
vardı:



1 yorum:
Bir okur, "...iyi ama neden neden kitaplaşmıyor," diyor. Şöyle yanıtladım: Birincisi acele etme, asıl ağırlık geride, onları da oku. İkincisi; dosya tamam, kitaplaşabilir, sen yayınevi bulabilirsen ben dosyayı vereyim.
Yorum Gönder