7 - Ş i r i n c e
Kuşadası’na doğru yola koyulduk. Sürat yapmadan doğanın güzelliklerini
izleyerek yol almayı tercih ettim. Yolumuz uzun değildi, bir buçuk saat sonra,
eski yoldan Ege’nin güzelliklerini izleyerek Kuşadası’na girdik. Burada
kalmayacaktık; birer demli çay içmeden olmaz diyerek bir park yeri bulup marina
yakınlarında bir kahveye oturup çayımızı içtikten sonra Şirince Köyü’ne
yöneldik; hafif tepeleri aştıktan sonra köye girdik.
Buranın şirin bir köy olduğunu biliyorduk. Gene, daha önce de kaldığımız
minik otelde kalacaktık. Son yıllarda, köyde her yer; meydanlar, caddeler,
sokaklar pazara dönüşmüştü. Dar bir sokaktan dolanarak tepeliğin ortalarındaki
otelin yanına geldik. Eski köy evlerinden yıkık olan birinin önündeki kuyunun
karşısında, yolu kapatmayacak tarzda, arabayı park edebileceğim bir yer vardı;
girdim, adeta duvara yapıştım. Kalacağımız minik otel sekiz on adımdı..
Valizimizi alıp yokuşu çıkarak içeri girdik. Birkaç laftan sonra odamıza
çıktık.
Odaya girince ilk anımsadığım, birkaç yıl önce aynı odada çektiğim
fotoğraflar oldu: Bir akşam güneş batarken, pencereyi esas obje olarak düşünü,
güneşin batışını ve köyün bir bölümünü resimlemiştim. Ertesi günü sabah, diğer
yöndeki pencereyi esas obje gibi kullanarak güneşin doğuşunu saptamıştım; bu
kez pencereden köy görünümü içine köyün camisinin minaresi de girmişti. Bir
başka kompozisyonda, bu iki karenin görünüm alanını fon olarak kullanarak,
içte, pencere önünde eşim; dışta, köyün görünümü olan fotoğraflar çekmiştim:
güzel ürünler olmuştu. Yüksek sesle, “Bakalım bu kez ne yapabileceğim,” dedim.
Eşim, “Ne diyorsun,” diye sordu. “Yahu, nikâh memuru ağzınızdan çıkan her sözü
noktası virgülüne anlatmak zorundasınız mı dedi?” diye yanıtladım. Önce
gülüştük, sonra anlattım. Son sözü daima kadınlar söylermiş ya, işte böylece
ben bunun aksini kanıtlamış oldum. Bir de buranın sabah kahvaltılarını
anımsadım. Tam 14 çeşit reçel vardı.. Sabahları yine tadacaktık.. Midesine
düşkün bir adam değilim; ama akıl işte ya da zihnin işgüzarlığı..
Akşama kadar hiçbir yere çıkmadık. Güneş batarken pencereden baktım,
karşı yamaçlarda bir restoranın teraslanmış bahçesi vardı, daha önce de orada
oturmuştuk; o yeri gördüm. Çıktık, karşı tepenin yamacındaki o restorana doğru
yürüdük. Mahalle arasındaki sokaklardan geçilerek oraya varılıyordu. Evlerinin
kapıları önünde sergisi olan kadınlarla konuştuk. Kimi el ürünlerini anlattı;
kimi göz nurunu… Sohbetin sonu gelmezdi, yolumuza devam ettik. Varmak
istediğimiz yere güneş battıktan bir süre sonra ulaştık. Yorulmuştuk, restoran
bahçesinde her yer boştu; setin ilk sırasındaki masanın koltuklarına yerleştik.
Biraz dinlenelim diye düşündüm. Eşime, “Yemek öncesi, birer çay içsek olur mu?”
diye sordum. “İyi olur,” dedi. Güneş yeni batmışken, karanlığın tam basmadığı
zaman diliminde, köyün görünümünü çay içerek izledik.
Yemek saati geldi de geçiyordu bile, garsonu çağırdım:
“Ne
yiyeceğiz,” dedim.
“Ne
isterseniz hazırlarız,” dedi.
“Otlardan bir şey hazırlayın; ama hemen servis yapabileceğiniz bir şey
var mı?” diye sordum.
“Kuzu tandırımız var, şimdi hazır hale geldi, dilerseniz hemen servis
yapabilirim; otlar dediniz…”
“Tandır getirin, kırmızı şarap verin; doğru, otlar dedim, daha önceki
yıllarda burada ilk kez yemiş ve çok beğenmiştik, neydi.. neydi.. haa.. dereotu
kavurması..”
“Çok çabuk olur..”
“Tamam, tandırın bitme durumuna göre ben uygun bir zamanda hatırlatayım,
o zaman otu hazırlarsınız..”
Garson, tamam, beyefendi deyip gitti. Bir süre sonra mis
gibi kokan kuzu tandır ve kırmızı şarap geldi; yedik içtik, gene siyasete
daldık! Keyfim kaçtı, karıma; “Tamam, yeter, evde sabah akşam şu şunu demiş, bu
bunu demiş, falan vali parti militanı gibi konuşmuş, filan savcı gizli bir
tanığın daha doğrusu eski PKK itirafçısının peşine takılmış, şu gazetenin şu
yazarı şöyle bir yolsuzluk yakalamış ve şimdi soruşturacak savcı arıyormuş… Her
sözüne katılıyorum; ama tatilin bitimine bir gün kaldı, bırak da bir günümüzü
daha gerçek tatil gibi geçirelim,” dedim; ama dediklerime kendim de
inanmamıştım; çünkü bana göre, “Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti..” Gerisi
uyusun da büyüsün ninni!..
Konuyu değiştirdik, garsona, şu dereotunu getirsene, dedim; on dakika
kadar önce servisi yenile, dereotu ile beyaz şarap getir, diye söylemiştim…
Derhal dedi, gitti. Beyaz şarap ve kendine özgü nefis kokusuyla dereotu
kavurması geldi. Garson, başka isteğiniz var mı, diye sordu; teşekkür ettim.
Dereotu kavurmasının yapılışını daha önceki yıl sorup öğrenmiştim:
zeytinyağında soğan ve birkaç diş sarımsağı hafif ateşte öldürdükten sonra
doğranmış dereotunu tavaya koyup şöyle bir karıştırdıktan sonra iki üç dakika
ateşte bekletiyorlarmış; hepsi bu; soğan ve sarmısakla buluşan dereotu kendine
özgü bir tada ulaşıyor, ilginç bir rayiha oluşturuyordu. Bu nefis otla birer
kadeh beyaz şarap içip bu kez haddimiz olmayarak, “Enel Hak” üstüne tartışıp
otel odamıza döndük.
Sabahleyin ezan sesiyle uyandım, güneş doğmak üzereydi.. Tepeler ağır ağır
aydınlanıyordu; kalktım, pencereyi açtım; artık kuşlar ötüşüyordu.. İçlerinden
birinin sesi bülbüle benziyordu veya kanaryaya; yaşamım boyunca ikisini hiç
ayıramamıştım. Sesin geldiği yanı uzun süre izledim, işte orada, bir ağaç ve
yakınında çalılık vardı. “Acaba ağaçta mı, çalılarda mı; kuşu görebilir miyim?”
diye oraya buraya bakınırken heyecanlandım; “Öten kuş benim kanaryam mı,
bülbülüm mü, Köyceğiz’den buralara gelmiş olabilir mi?” diye düşündüm;
biliyorum bu zihnimin bana yaptığı eşek şakasından başka bir şey olamazdı; ama
bu özgün düşünceme karşın, karıma baktım; mışıl mışıl uyuyordu.. Kafama takıldı
bir kez, taşınabilir bilgisayarımı açıp aklıma düşen şiiri buldum, okudum ve
tekrar karıma baktım: “Ne güzel uyuyor,” dedim; mışıl mışıl!
Özgürlüğüne Kavuştu
Çırpınıp duruyordu yüreciğim kanlar içinde
Sensiz boynu bükük nergisler gelin gibi
Sonunda yelken açtı martılarla çimenlere
Gelecek, o ‘ben’im diyordu yıldızlar arasında.
Gece yarısı zifiri karanlık odamda
Ay may da yok...
Bir bülbül avucumun içinde
Çaresiz sanıyordu kendini
Kuş işte eninde sonunda!
Kalp atışlarını hissettim parmaklarımın ucunda;
Pıt... Pıt... Pıt!..
Korktum, çok korktum çok!
Açtım pencereyi, elektriği ve sonra avucumu:
Bülbül uçtu gitti kendi dünyasına!
Sevindim, çok sevindim; dünyalar kadar...
Korkularımda özgürlüğüne kavuştu bülbül;
Belki de kanarya, sormadım kimliğini!
Döndüm kadınıma baktım, mışıl mışıl uyuyordu;
Ama kadınım bülbül değildi avucumda;
İsterse ben kanaryayım desin boş yere:
Çünkü ben gardiyanıyım aşkımın!
İster bülbül, ister kanarya olsun
Vatanı benim yüreciğim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder