5 Eylül 2013 Perşembe

7 - Şirince




7 - Ş i r i n c e


           Kuşadası’na doğru yola koyulduk. Sürat yapmadan doğanın güzelliklerini izleyerek yol almayı tercih ettim. Yolumuz uzun değildi, bir buçuk saat sonra, eski yoldan Ege’nin güzelliklerini izleyerek Kuşadası’na girdik. Burada kalmayacaktık; birer demli çay içmeden olmaz diyerek bir park yeri bulup marina yakınlarında bir kahveye oturup çayımızı içtikten sonra Şirince Köyü’ne yöneldik; hafif tepeleri aştıktan sonra köye girdik.
          Buranın şirin bir köy olduğunu biliyorduk. Gene, daha önce de kaldığımız minik otelde kalacaktık. Son yıllarda, köyde her yer; meydanlar, caddeler, sokaklar pazara dönüşmüştü. Dar bir sokaktan dolanarak tepeliğin ortalarındaki otelin yanına geldik. Eski köy evlerinden yıkık olan birinin önündeki kuyunun karşısında, yolu kapatmayacak tarzda, arabayı park edebileceğim bir yer vardı; girdim, adeta duvara yapıştım. Kalacağımız minik otel sekiz on adımdı.. Valizimizi alıp yokuşu çıkarak içeri girdik. Birkaç laftan sonra odamıza çıktık.
          Odaya girince ilk anımsadığım, birkaç yıl önce aynı odada çektiğim fotoğraflar oldu: Bir akşam güneş batarken, pencereyi esas obje olarak düşünü, güneşin batışını ve köyün bir bölümünü resimlemiştim. Ertesi günü sabah, diğer yöndeki pencereyi esas obje gibi kullanarak güneşin doğuşunu saptamıştım; bu kez pencereden köy görünümü içine köyün camisinin minaresi de girmişti. Bir başka kompozisyonda, bu iki karenin görünüm alanını fon olarak kullanarak, içte, pencere önünde eşim; dışta, köyün görünümü olan fotoğraflar çekmiştim: güzel ürünler olmuştu. Yüksek sesle, “Bakalım bu kez ne yapabileceğim,” dedim. Eşim, “Ne diyorsun,” diye sordu. “Yahu, nikâh memuru ağzınızdan çıkan her sözü noktası virgülüne anlatmak zorundasınız mı dedi?” diye yanıtladım. Önce gülüştük, sonra anlattım. Son sözü daima kadınlar söylermiş ya, işte böylece ben bunun aksini kanıtlamış oldum. Bir de buranın sabah kahvaltılarını anımsadım. Tam 14 çeşit reçel vardı.. Sabahları yine tadacaktık.. Midesine düşkün bir adam değilim; ama akıl işte ya da zihnin işgüzarlığı..

          Akşama kadar hiçbir yere çıkmadık. Güneş batarken pencereden baktım, karşı yamaçlarda bir restoranın teraslanmış bahçesi vardı, daha önce de orada oturmuştuk; o yeri gördüm. Çıktık, karşı tepenin yamacındaki o restorana doğru yürüdük. Mahalle arasındaki sokaklardan geçilerek oraya varılıyordu. Evlerinin kapıları önünde sergisi olan kadınlarla konuştuk. Kimi el ürünlerini anlattı; kimi göz nurunu… Sohbetin sonu gelmezdi, yolumuza devam ettik. Varmak istediğimiz yere güneş battıktan bir süre sonra ulaştık. Yorulmuştuk, restoran bahçesinde her yer boştu; setin ilk sırasındaki masanın koltuklarına yerleştik. Biraz dinlenelim diye düşündüm. Eşime, “Yemek öncesi, birer çay içsek olur mu?” diye sordum. “İyi olur,” dedi. Güneş yeni batmışken, karanlığın tam basmadığı zaman diliminde, köyün görünümünü çay içerek izledik.

          Yemek saati geldi de geçiyordu bile, garsonu çağırdım:
          “Ne yiyeceğiz,” dedim.
          “Ne isterseniz hazırlarız,” dedi.
          “Otlardan bir şey hazırlayın; ama hemen servis yapabileceğiniz bir şey var mı?” diye sordum.
          “Kuzu tandırımız var, şimdi hazır hale geldi, dilerseniz hemen servis yapabilirim; otlar dediniz…”
          “Tandır getirin, kırmızı şarap verin; doğru, otlar dedim, daha önceki yıllarda burada ilk kez yemiş ve çok beğenmiştik, neydi.. neydi.. haa.. dereotu kavurması..”
          “Çok çabuk olur..”
          “Tamam, tandırın bitme durumuna göre ben uygun bir zamanda hatırlatayım, o zaman otu hazırlarsınız..”
          Garson, tamam, beyefendi deyip gitti. Bir süre sonra mis gibi kokan kuzu tandır ve kırmızı şarap geldi; yedik içtik, gene siyasete daldık! Keyfim kaçtı, karıma; “Tamam, yeter, evde sabah akşam şu şunu demiş, bu bunu demiş, falan vali parti militanı gibi konuşmuş, filan savcı gizli bir tanığın daha doğrusu eski PKK itirafçısının peşine takılmış, şu gazetenin şu yazarı şöyle bir yolsuzluk yakalamış ve şimdi soruşturacak savcı arıyormuş… Her sözüne katılıyorum; ama tatilin bitimine bir gün kaldı, bırak da bir günümüzü daha gerçek tatil gibi geçirelim,” dedim; ama dediklerime kendim de inanmamıştım; çünkü bana göre, “Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti..” Gerisi uyusun da büyüsün ninni!..

          Konuyu değiştirdik, garsona, şu dereotunu getirsene, dedim; on dakika kadar önce servisi yenile, dereotu ile beyaz şarap getir, diye söylemiştim… Derhal dedi, gitti. Beyaz şarap ve kendine özgü nefis kokusuyla dereotu kavurması geldi. Garson, başka isteğiniz var mı, diye sordu; teşekkür ettim. Dereotu kavurmasının yapılışını daha önceki yıl sorup öğrenmiştim: zeytinyağında soğan ve birkaç diş sarımsağı hafif ateşte öldürdükten sonra doğranmış dereotunu tavaya koyup şöyle bir karıştırdıktan sonra iki üç dakika ateşte bekletiyorlarmış; hepsi bu; soğan ve sarmısakla buluşan dereotu kendine özgü bir tada ulaşıyor, ilginç bir rayiha oluşturuyordu. Bu nefis otla birer kadeh beyaz şarap içip bu kez haddimiz olmayarak, “Enel Hak” üstüne tartışıp otel odamıza döndük.

          Sabahleyin ezan sesiyle uyandım, güneş doğmak üzereydi.. Tepeler ağır ağır aydınlanıyordu; kalktım, pencereyi açtım; artık kuşlar ötüşüyordu.. İçlerinden birinin sesi bülbüle benziyordu veya kanaryaya; yaşamım boyunca ikisini hiç ayıramamıştım. Sesin geldiği yanı uzun süre izledim, işte orada, bir ağaç ve yakınında çalılık vardı. “Acaba ağaçta mı, çalılarda mı; kuşu görebilir miyim?” diye oraya buraya bakınırken heyecanlandım; “Öten kuş benim kanaryam mı, bülbülüm mü, Köyceğiz’den buralara gelmiş olabilir mi?” diye düşündüm; biliyorum bu zihnimin bana yaptığı eşek şakasından başka bir şey olamazdı; ama bu özgün düşünceme karşın, karıma baktım; mışıl mışıl uyuyordu.. Kafama takıldı bir kez, taşınabilir bilgisayarımı açıp aklıma düşen şiiri buldum, okudum ve tekrar karıma baktım: “Ne güzel uyuyor,” dedim; mışıl mışıl!


Özgürlüğüne Kavuştu


Çırpınıp duruyordu yüreciğim kanlar içinde
Sensiz boynu bükük nergisler gelin gibi
Sonunda yelken açtı martılarla çimenlere
Gelecek, o ‘ben’im diyordu yıldızlar arasında.

Gece yarısı zifiri karanlık odamda
Ay may da yok...

Bir bülbül avucumun içinde
Çaresiz sanıyordu kendini
Kuş işte eninde sonunda!

Kalp atışlarını hissettim parmaklarımın ucunda;
Pıt... Pıt... Pıt!..

Korktum, çok korktum çok!
Açtım pencereyi, elektriği ve sonra avucumu:
Bülbül uçtu gitti kendi dünyasına!

Sevindim, çok sevindim; dünyalar kadar...

Korkularımda özgürlüğüne kavuştu bülbül;
Belki de kanarya, sormadım kimliğini!

Döndüm kadınıma baktım, mışıl mışıl uyuyordu;

Ama kadınım bülbül değildi avucumda;
İsterse ben kanaryayım desin boş yere:
Çünkü ben gardiyanıyım aşkımın!

İster bülbül, ister kanarya olsun

Vatanı benim yüreciğim. 

Hiç yorum yok: