Bebek
25 Mart 2011 günü:
Eskilerden bir söz vardır, “Mart
kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.” Her halde Allah Baba bizlere acıdı
havalar iyi gidiyordu. Maazallah eskilerin dediği gibi olsaydı nice olurdu bu
fakir fukaranın hali? Evlerde yakacak kazma kürek kalmadı, kömürü ağustos
ayında dağıtıp tükettiler!
Her neyse geçelim bunları bugünkü konum
“Bebek!”
Eminim içinizden aceleci olanlar
“Hangi bebek?” diyordur. Bu soru haksız sayılmaz: İstanbul’da Arnavutköy ile
Aşiyan arasında bir yer var ya hani; belde mi, mahalle mi? Ne karın ağrısıysa
işte orası Bebek; etti bir. Sonra yeni doğmuş çocuklara da bebek diyoruz.
Aslında bebeklerin en sevimlisi yeni doğanlar; etti iki. İster sarışın, ister
esmer güzeli genç bir kız olsun ağzı sulanan erkek milleti onlara da “bebek”
diyor; yani öğle diyoruz; etti mi üç. Valla dördüncüsü, beşincisi var mı ben
bilmiyorum; varsa eğer siz buraya ilave edin olsun bitsin.
Öğleye doğru evden çıktım, ne kazma
küreği, sanki bahar değil yaz gelmişti..
Bugün işlerim çok; aklımca sıraya
koydum: Nora defterleri getirecekmiş, dün telefon etmişti, tamam dedim, Tünel’e
gelir alırım. Arabaya atladım, Şişhane’de park yerine bıraktım, park görevlisi
“Baba işine bak, arabanı merak etme,” dedi. Tünel’e çıktım, hanın kapısına
geldim, Nora beni bekliyordu; “Nasılsın Erkan Bey” dedi, ben de ona aynı
nezaketle cevap verdim; defterleri aldım, akşam bakarım diye koltuğumun altına
kıstırdım. Ayrıldık.
Asmalımescit’te camcıya
uğrayacaktım.. Refik Restoran’ın önünden geçerken şef Seferi gördüm. “Nasılsın
abi” dedi, karşılıklı hal hatır sorduk. Anlayamadığım bir iş vardı orta yerde: Bu kısa
sürede önce “Baba oldum, sonra bey, daha sonra abi!” Ben neydim? Bu soruya
yanıt aramaya kalkarsam sokak aralarında akşamı edebilirdim; bu nedenle
vazgeçtim ve camcıya girdim. Cam kestirecektim sehpaların üstüne.. Ölçüleri
verdim, beyefendi “makine rodajı mı istersin biz elle mi yapalım,” dedi.
İçimden, “Hayda” dedikten sonra, “Yav kardeşim kenarlarını tıraşlayacaksın,
nasıl yaparsan yap,” dedim, kaparo verdim çıktım. Arabaya geldim, park ücretini
ödedim, ben hareket ederken park görevlisi delikanlı “Selametle git baba,”
dedi; “Sağ ol evlat,” dedim ve içimden
döndük başa diye söylendim, bastım gaza..
Kasımpaşa’dan birinci çevre yoluna
geçtim, 4. Levent’ten Tarabya’ya yol alıyordum; caddenin çoğu yeri dört
şeritli, trafik rezalet, dur kalk... Sağımda lüks bir otomobil vardı; arabanın
arka koltuğunda bir sarışın bayan oturuyordu.. Dört şeritli yolda araçlar beş
sıra oluşturmuştu; neredeyse el ele, kol kola yürüyormuş gibi oluyorduk. Bu
nedenle sarışın bayanı yakından görmek olağan bir sonuçtu. Saçları özenle
taranmıştı, beyaz teni çok hoş makyajıyla ve görülebilen giysisinin üst
kısmının renk ve çizgileriyle sanki bir tablo oluşturuyordu. İnce giysisinin
göğüs dekoltesinden fırlayanlar arabanın sağında ve solunda olanlara maazallah
kaza yaptırabilirdi..
Ben hiç şerit değiştirmiyordum, onun
sürücüsü arada bir, bir sağa bir sola girip çıkarak yol aldığını sanıyordu...
Değişen tek şey ben onların ya sağında ya solunda veya arkalarında oluyordum; fark
bu kadar. Bu nedenle ben sarışın bayanı sağdan, soldan ve arkadan, omuzlarından
yukarısını izlemiş oluyordum.
Yol açılınca, sarışından ayrılışım
öncesinde arkalarındaydım, arabanın arka camındaki yazıyı yeni fark ettim;
şöyle yazıyordu:
“Arabada Bebek Var.”
“Bazı insanlar çok garip oluyor,” diye
düşündüm ve şu veciz sözü hatırladım:
“Malûmu ilana ne gerek var!”







.jpg)













Hiç yorum yok:
Yorum Gönder