27 Mart 2014 Perşembe

Bebek
















Bebek




          25 Mart 2011 günü:
           Eskilerden bir söz vardır, “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.” Her halde Allah Baba bizlere acıdı havalar iyi gidiyordu. Maazallah eskilerin dediği gibi olsaydı nice olurdu bu fakir fukaranın hali? Evlerde yakacak kazma kürek kalmadı, kömürü ağustos ayında dağıtıp tükettiler!
          Her neyse geçelim bunları bugünkü konum “Bebek!”
          Eminim içinizden aceleci olanlar “Hangi bebek?” diyordur. Bu soru haksız sayılmaz: İstanbul’da Arnavutköy ile Aşiyan arasında bir yer var ya hani; belde mi, mahalle mi? Ne karın ağrısıysa işte orası Bebek; etti bir. Sonra yeni doğmuş çocuklara da bebek diyoruz. Aslında bebeklerin en sevimlisi yeni doğanlar; etti iki. İster sarışın, ister esmer güzeli genç bir kız olsun ağzı sulanan erkek milleti onlara da “bebek” diyor; yani öğle diyoruz; etti mi üç. Valla dördüncüsü, beşincisi var mı ben bilmiyorum; varsa eğer siz buraya ilave edin olsun bitsin.

          Öğleye doğru evden çıktım, ne kazma küreği, sanki bahar değil yaz gelmişti..
          Bugün işlerim çok; aklımca sıraya koydum: Nora defterleri getirecekmiş, dün telefon etmişti, tamam dedim, Tünel’e gelir alırım. Arabaya atladım, Şişhane’de park yerine bıraktım, park görevlisi “Baba işine bak, arabanı merak etme,” dedi. Tünel’e çıktım, hanın kapısına geldim, Nora beni bekliyordu; “Nasılsın Erkan Bey” dedi, ben de ona aynı nezaketle cevap verdim; defterleri aldım, akşam bakarım diye koltuğumun altına kıstırdım. Ayrıldık. 
          Asmalımescit’te camcıya uğrayacaktım.. Refik Restoran’ın önünden geçerken şef Seferi gördüm. “Nasılsın abi” dedi, karşılıklı hal hatır sorduk.            Anlayamadığım bir iş vardı orta yerde: Bu kısa sürede önce “Baba oldum, sonra bey, daha sonra abi!” Ben neydim? Bu soruya yanıt aramaya kalkarsam sokak aralarında akşamı edebilirdim; bu nedenle vazgeçtim ve camcıya girdim. Cam kestirecektim sehpaların üstüne.. Ölçüleri verdim, beyefendi “makine rodajı mı istersin biz elle mi yapalım,” dedi. İçimden, “Hayda” dedikten sonra, “Yav kardeşim kenarlarını tıraşlayacaksın, nasıl yaparsan yap,” dedim, kaparo verdim çıktım. Arabaya geldim, park ücretini ödedim, ben hareket ederken park görevlisi delikanlı “Selametle git baba,” dedi; “Sağ ol evlat,” dedim  ve içimden döndük başa diye söylendim, bastım gaza..
          Kasımpaşa’dan birinci çevre yoluna geçtim, 4. Levent’ten Tarabya’ya yol alıyordum; caddenin çoğu yeri dört şeritli, trafik rezalet, dur kalk... Sağımda lüks bir otomobil vardı; arabanın arka koltuğunda bir sarışın bayan oturuyordu.. Dört şeritli yolda araçlar beş sıra oluşturmuştu; neredeyse el ele, kol kola yürüyormuş gibi oluyorduk. Bu nedenle sarışın bayanı yakından görmek olağan bir sonuçtu. Saçları özenle taranmıştı, beyaz teni çok hoş makyajıyla ve görülebilen giysisinin üst kısmının renk ve çizgileriyle sanki bir tablo oluşturuyordu. İnce giysisinin göğüs dekoltesinden fırlayanlar arabanın sağında ve solunda olanlara maazallah kaza yaptırabilirdi..
          Ben hiç şerit değiştirmiyordum, onun sürücüsü arada bir, bir sağa bir sola girip çıkarak yol aldığını sanıyordu... Değişen tek şey ben onların ya sağında ya solunda veya arkalarında oluyordum; fark bu kadar. Bu nedenle ben sarışın bayanı sağdan, soldan ve arkadan, omuzlarından yukarısını izlemiş oluyordum.
          Yol açılınca, sarışından ayrılışım öncesinde arkalarındaydım, arabanın arka camındaki yazıyı yeni fark ettim; şöyle yazıyordu:
          “Arabada Bebek Var.”
          “Bazı insanlar çok garip oluyor,” diye düşündüm ve şu veciz sözü hatırladım:
          “Malûmu ilana ne gerek var!”

          Görünen yetmiyormuş gibi!










Hiç yorum yok: