6 - Didim
Öğleye doğru keyifli geç sabah kahvaltısından sonra Didim’e doğru yola
koyulduk. Belki bir saat sonra, Bafa Gölü kıyısındaki dinlenme tesislerinden
birinde mola verdik; doğayı izlerken birer kahve içerek karımla sohbet ettik.
Bu sohbetin konusu çoğu kez olduğu gibi, “Ne olacak bu memleketin hali?” idi.
Günün konularını tartıştık. Ben, her zaman olduğu gibi “bizi” suçladım; biz
kimiz? Biz, laik demokratik cumhuriyetten yana olanlarız! “Birilerinin hedefi
Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti yıkmaktır, başka birilerinin ise bu vatanı
bölmektir; onların çıkarları, meşrepleri bunu gerektirir. ABD ve AB bu
kapsamdadır. Bizim görevimiz şehitlerimizin kanlarıyla yoğrulan vatan
topraklarını böldürmemektir; ulusumuza çağdaşlık yolunu gösteren Mustafa Kemal
Atatürk’ün kurduğu bu cumhuriyeti yıktırmamaktır. Birlikte kurduk
safsatalarıyla, Çanakkale Savaşları’nda sabaha karşı bir bulut inmiş İngiliz
birliğini almış götürmüş inançsızlığıyla devlet kurulamaz. Bu devlet
emperyalistlere karşı savaş kazanarak kanla kurulmuştur: Devlet kurmak turşu
kurmaya benzemez. ‘Biz’ sözcüğünün içinde ırk, din, mezhep yoktur; bu ulusun
vatansever insanları söz konusudur,” dedim.
Siyaseti bırakıp doğaya döndük ve yolumuza koyulduk. Milas Didim yolunu
yarılamıştık, Söke Ovası’nı geçtikten sonra yumuşak bir dönüşle birkaç köy
geçip denize ulaştık. On beş dakika kadar mavi durgun suları izleyerek yol aldık
ve Didim’e girdik.
Altınkum’da, plajın yürüyüş şeridi üstünde, bir otele yerleştik. Otelin
lobisinde güzel bir Atatürk fotoğrafı asılıydı; çerçevesinin köşesinde not
vardı; sempatiyle okuduk:
“Atatürk’e düşman olanlar benim düşmanımdır.”
Geçen yıllarda da aynı otelde birçok kez kalmıştık; duvarda yine bir
Atatürk fotoğrafı asılı olmuş olabilir; kesin olan şu ki; “Atatürk’e düşman
olanlar benim düşmanımdır.” Yazısı yoktu! Neden şimdi var? Etki tepki meselesi…
Anadolu insanının çoğunluğu, bu notu koyan güzel insan gibidir; Mustafa Kemal’i
öz be öz Atası olarak sever. Gerisi boş laf! Karıma baktım, gözleri pırıl
pırıldı; çünkü Mustafa Kemal onun dedesiydi; öğle söylüyordu! Elbette, Türk
Ulusu’nun Atası onun da Atasıydı; dedesi sayılırdı; neden olmasın ki?
Mayıs ayının
son günlerindeydik, Altınkum’un altın kumları insanlarla doluydu; biz de birkaç
gün o insanlar arasına katıldık, soğuk ile ılık arası bir sıcaklıktaki mavi
sular sanki yaşamımıza başka bir güzellik, başka bir tat katıyordu. Güzel bir
rastlantı; geceleri dolunay vardı; dördüncü kat balkonundan dolunayı ve
yakamozları izlemenin tadı bir başka güzellikteydi. Sabaha karşı bu güzelliğin
orta yerinde olup dalıp gitmenin keyfi Hazreti Süleyman’ın ülkesinde kral olmak
gibi bir şeydi; gönül bu, yakamozların arasına kendini atabilirsem eğer, zihin
nelere kadir olmaz ki; Saba Melikesi bile diz çöker önünde/önümde, diye düşündüğümden
karımın haberi yoktu, uyuyordu mışıl mışıl! Saba Melikesi’nden haberi yoktu,
demek istiyorum! Canım, bu kadarcık kaçamak olmaz mıydı yaşamda hiç? En iyisi
bu işi fazla karıştırmamak: Sustum, yazmayacağım gerisini…
Didim’e her gelişimde mutlak Apollon Tapınağı’na giderim, her yanı
tekrar gezer görürüm. Bu kez de tapınağa geldik; ama artık gezmeme gerek yoktu,
sadece kısa bir süre de olsa burada yaşayacaktım. Yaşamak ne biçim şeyse!
Tapınağın bir köşesinde bir sütun kaidesinin üstüne oturdum, uzun uzun
düşündüm, o çağın insanlarını anlamaya çalıştım. Buraya özgü öykülerden en çok
ilgimi çeken Didyma’nın eski çağlarda bilicilik merkezi olarak tanınması ve bu
nedenle Pers İmparatoru’nun bütün Anadolu’yu fethederek Didyma’yı ele geçirip kâhinlerle
görüşmesidir. Tabii, baş kâhin Apollon ile görüşüp görüşemediğini; görüşmüş ise
Apollon’un ona, “Pılını pırtını topla çek git Anadolu’dan dediğini elbette
benden başka yeryüzünde bilen bir kişi yoktu.” Öhhö.. Öhhö!. Bu söylemimde bir
kusurum varsa eğer, o kadar kusur kadı kızında da olur, der geçerim olur biter.
“O
çağın insanlarını anlamaya çalıştım,” demiştim ya; ama insanları anlamak zor
bir olay; ben kimdim, o çağın insanlarını anlayabileceğim! Sanki yaşadığım bu
devirde kendi insanlarımı anlayabiliyor muyum? Hırsız uğursuz, rüşvetçi yolsuz;
beyefendi hanımefendi ise… Devletimizi ve ülkemizi yok edici her tür faaliyet
özgürlük ve demokrasi ise… Neyi, nasıl anlayacaktım bilmiyorum; bu cahilliğimle
antik çağların insanlarını nasıl anlayacağım: Al başına belayı!.. Sanki yaşamak
başına yeni bir bela daha sarmakmış gibi; cahillik işte!
Saatlerce oturduğum sütün kaidesi üstünde düşünen adam pozlarıyla uzun
süre kaldım. İşin içinden çıkamayacağımı elbette biliyordum. El çantamda “Kırmızı
Değirmen” şiir kitabım vardı; kitabın ilk şiiri “Bilim” içinde bulunduğum konum
açısından en uygun olandı. Neden? Birincisi, Apollon kâhin Tanrı’ydı; Apollon’a
inanan insanları kâhin Tanrı’dan soyutlayıp nasıl yorumlayabilecektim?
Tanrı’yla “Bilim”i nasıl bağdaştırıp o zavallı kulları anlayacaktım? Al başına
belayı.. İkincisi, Apollon
aydınlığın, müziğin Tanrısıydı; şiirin de Tanrısıydı! Aydınlığın Tanrısı
elbette “Bilim”i işaret edecekti, eğer gökyüzünden bu çağda yeryüzüne
inebilseydi! Ama bu çağda ülkem insanlarının bir kesimi “Bilimi” mi işaret
ederdi yoksa “Tanrı”yı mı? Bir de, yirmi birinci yüzyılda, ülkemde “İlim”
kavgasıyla siyaset yapan yurdum insanı ne olacaktı?
En
iyisi aklıma saplanıp kalan “Bilim” şiirimi yudum yudum okumaktı. Zaten,
beynimin içinde bir yer “oku, oku” diye tempo tutuyordu; açtım kitabımı,
sessizce okuyordum.. Karım, “Biraz daha oturursan görevliler tapınağın envanter
kayıtlarına seni de heykel diye dahil edecekler, buranın demirbaşı olacaksın,
haberin olsun,” dedi. Sadece yüzüne baktım, o, “Ne okuyorsun,” dedi; yüzüne
bakmayı sürdürdüm, “Yüksek sesle oku, ben de dinleyeyim, belli mi olur,
bakarsın Apollon buralardadır, o da dinler; ama bilmeni isterim Apollon sık sık
gazaba geliveren bir Tanrı; Yunus Emre’nin başının belası Molla Kasım’a
benzemez,” dedi. İçimden, “hoppalaa” dedim ve Molla Kasım’a hiç değinmeden ne
okuduğumu söyledim. Sonra, “Apollon bizim pirimizdir; bu nedenle, şiirin tam
vaktidir,” dedim ve biraz duraladım, “Apollon değil asıl beni ağlatanlar
dinlesin,” diyerek şiiri yüksek sesle okumaya başladım. “Dur bakalım dur;
kimmiş onlar,” dedi. “Şiiri okumama izin verirsen, anlayacağına eminim,” diye
yanıtladım. “Buyurun efendim sizi dinliyorum,” dedi. “Çok naziksin,” deyip şiiri yüksek sesle okudum.
Bilim
Akşam oluyor Cambridge’te
Kayıp giden sulardan taşan
Kızıllar, lacivertler yok ediyor kirli maviyi
Güneş batarken ördekler
Akşam safasına çıkmıştı
Ne dünya umurlarındaydı
Ne düşüncelerimdeki bir kırıntı
Daldım gidiyorum sekiz yüzyıl öncesine
Bir ayağı nehrin içindeydi evimin
Yosunlanmış; yeşil mi desem, siyah mı kayalar
Güneş doğuyor, pencereler kıpkızıl
Yeşil çimenlerin orta yerinde bir kadın
Sandalında kürek çekiyor
Bana doğru okulundan
Geldi, geldi, geldi; nehre düştü ve çıplaktı
Atladım penceremden kanayan nehre
Daldım, daldım, daldım: Yok, yok, yok
Sonsuz düşüncelerimin bir yerinde bir kırıntı
Dünyalar kadar büyük sevdalardı
Hâlâ arıyorum tarıyorum yok, yok
Nereye gitti bu kadın, üstelik çıplak
Sekiz yüzyıl sonra güreşiyoruz şimdi
Gün ortasında çimenlerin üstünde
Rahminin derinliklerinde çırılçıplak
Kocaman bir dünya, sırılsıklam yer ve gök
Kimdi, bir adam, bir başka yerde
Bana dayanacağım bir yer gösterin, diyordu
Hani, oynatacakmış ya dünyayı yerinden
Cahillik işte
Biz çoktan elense çektik
Kündeye getirdim, sevişiyoruz şimdi bilimle
Düşüncelerimin dünyalardan büyük kırıntılarında
O kadın; ama ben çıplağım sekiz yüzyıldır, dedi
Başka nasıl aydınlatacaktın Cambridge’i dedim
Güldü, sen seninkilere bak dedi ve ağladım.
Şiir, kaynak: "Kırmızı Değirmen" şiirler, Erkan Yukarıoğlu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder