21 Ağustos 2013 Çarşamba

6 - Didim

6 - Didim


          Öğleye doğru keyifli geç sabah kahvaltısından sonra Didim’e doğru yola koyulduk. Belki bir saat sonra, Bafa Gölü kıyısındaki dinlenme tesislerinden birinde mola verdik; doğayı izlerken birer kahve içerek karımla sohbet ettik. Bu sohbetin konusu çoğu kez olduğu gibi, “Ne olacak bu memleketin hali?” idi. Günün konularını tartıştık. Ben, her zaman olduğu gibi “bizi” suçladım; biz kimiz? Biz, laik demokratik cumhuriyetten yana olanlarız! “Birilerinin hedefi Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti yıkmaktır, başka birilerinin ise bu vatanı bölmektir; onların çıkarları, meşrepleri bunu gerektirir. ABD ve AB bu kapsamdadır. Bizim görevimiz şehitlerimizin kanlarıyla yoğrulan vatan topraklarını böldürmemektir; ulusumuza çağdaşlık yolunu gösteren Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bu cumhuriyeti yıktırmamaktır. Birlikte kurduk safsatalarıyla, Çanakkale Savaşları’nda sabaha karşı bir bulut inmiş İngiliz birliğini almış götürmüş inançsızlığıyla devlet kurulamaz. Bu devlet emperyalistlere karşı savaş kazanarak kanla kurulmuştur: Devlet kurmak turşu kurmaya benzemez. ‘Biz’ sözcüğünün içinde ırk, din, mezhep yoktur; bu ulusun vatansever insanları söz konusudur,” dedim.

          Siyaseti bırakıp doğaya döndük ve yolumuza koyulduk. Milas Didim yolunu yarılamıştık, Söke Ovası’nı geçtikten sonra yumuşak bir dönüşle birkaç köy geçip denize ulaştık. On beş dakika kadar mavi durgun suları izleyerek yol aldık ve Didim’e girdik.
           Altınkum’da, plajın yürüyüş şeridi üstünde, bir otele yerleştik. Otelin lobisinde güzel bir Atatürk fotoğrafı asılıydı; çerçevesinin köşesinde not vardı; sempatiyle okuduk:
           “Atatürk’e düşman olanlar benim düşmanımdır.”
           Geçen yıllarda da aynı otelde birçok kez kalmıştık; duvarda yine bir Atatürk fotoğrafı asılı olmuş olabilir; kesin olan şu ki; “Atatürk’e düşman olanlar benim düşmanımdır.” Yazısı yoktu! Neden şimdi var? Etki tepki meselesi… Anadolu insanının çoğunluğu, bu notu koyan güzel insan gibidir; Mustafa Kemal’i öz be öz Atası olarak sever. Gerisi boş laf! Karıma baktım, gözleri pırıl pırıldı; çünkü Mustafa Kemal onun dedesiydi; öğle söylüyordu! Elbette, Türk Ulusu’nun Atası onun da Atasıydı; dedesi sayılırdı; neden olmasın ki?                                                                                              

          Mayıs ayının son günlerindeydik, Altınkum’un altın kumları insanlarla doluydu; biz de birkaç gün o insanlar arasına katıldık, soğuk ile ılık arası bir sıcaklıktaki mavi sular sanki yaşamımıza başka bir güzellik, başka bir tat katıyordu. Güzel bir rastlantı; geceleri dolunay vardı; dördüncü kat balkonundan dolunayı ve yakamozları izlemenin tadı bir başka güzellikteydi. Sabaha karşı bu güzelliğin orta yerinde olup dalıp gitmenin keyfi Hazreti Süleyman’ın ülkesinde kral olmak gibi bir şeydi; gönül bu, yakamozların arasına kendini atabilirsem eğer, zihin nelere kadir olmaz ki; Saba Melikesi bile diz çöker önünde/önümde, diye düşündüğümden karımın haberi yoktu, uyuyordu mışıl mışıl! Saba Melikesi’nden haberi yoktu, demek istiyorum! Canım, bu kadarcık kaçamak olmaz mıydı yaşamda hiç? En iyisi bu işi fazla karıştırmamak: Sustum, yazmayacağım gerisini…

          Didim’e her gelişimde mutlak Apollon Tapınağı’na giderim, her yanı tekrar gezer görürüm. Bu kez de tapınağa geldik; ama artık gezmeme gerek yoktu, sadece kısa bir süre de olsa burada yaşayacaktım. Yaşamak ne biçim şeyse! Tapınağın bir köşesinde bir sütun kaidesinin üstüne oturdum, uzun uzun düşündüm, o çağın insanlarını anlamaya çalıştım. Buraya özgü öykülerden en çok ilgimi çeken Didyma’nın eski çağlarda bilicilik merkezi olarak tanınması ve bu nedenle Pers İmparatoru’nun bütün Anadolu’yu fethederek Didyma’yı ele geçirip kâhinlerle görüşmesidir. Tabii, baş kâhin Apollon ile görüşüp görüşemediğini; görüşmüş ise Apollon’un ona, “Pılını pırtını topla çek git Anadolu’dan dediğini elbette benden başka yeryüzünde bilen bir kişi yoktu.” Öhhö.. Öhhö!. Bu söylemimde bir kusurum varsa eğer, o kadar kusur kadı kızında da olur,  der geçerim olur biter.
          “O çağın insanlarını anlamaya çalıştım,” demiştim ya; ama insanları anlamak zor bir olay; ben kimdim, o çağın insanlarını anlayabileceğim! Sanki yaşadığım bu devirde kendi insanlarımı anlayabiliyor muyum? Hırsız uğursuz, rüşvetçi yolsuz; beyefendi hanımefendi ise… Devletimizi ve ülkemizi yok edici her tür faaliyet özgürlük ve demokrasi ise… Neyi, nasıl anlayacaktım bilmiyorum; bu cahilliğimle antik çağların insanlarını nasıl anlayacağım: Al başına belayı!.. Sanki yaşamak başına yeni bir bela daha sarmakmış gibi; cahillik işte! 
          Saatlerce oturduğum sütün kaidesi üstünde düşünen adam pozlarıyla uzun süre kaldım. İşin içinden çıkamayacağımı elbette biliyordum. El çantamda “Kırmızı Değirmen” şiir kitabım vardı; kitabın ilk şiiri “Bilim” içinde bulunduğum konum açısından en uygun olandı. Neden? Birincisi, Apollon kâhin Tanrı’ydı; Apollon’a inanan insanları kâhin Tanrı’dan soyutlayıp nasıl yorumlayabilecektim? Tanrı’yla “Bilim”i nasıl bağdaştırıp o zavallı kulları anlayacaktım? Al başına belayı..      İkincisi, Apollon aydınlığın, müziğin Tanrısıydı; şiirin de Tanrısıydı! Aydınlığın Tanrısı elbette “Bilim”i işaret edecekti, eğer gökyüzünden bu çağda yeryüzüne inebilseydi! Ama bu çağda ülkem insanlarının bir kesimi “Bilimi” mi işaret ederdi yoksa “Tanrı”yı mı? Bir de, yirmi birinci yüzyılda, ülkemde “İlim” kavgasıyla siyaset yapan yurdum insanı ne olacaktı?
          En iyisi aklıma saplanıp kalan “Bilim” şiirimi yudum yudum okumaktı. Zaten, beynimin içinde bir yer “oku, oku” diye tempo tutuyordu; açtım kitabımı, sessizce okuyordum.. Karım, “Biraz daha oturursan görevliler tapınağın envanter kayıtlarına seni de heykel diye dahil edecekler, buranın demirbaşı olacaksın, haberin olsun,” dedi. Sadece yüzüne baktım, o, “Ne okuyorsun,” dedi; yüzüne bakmayı sürdürdüm, “Yüksek sesle oku, ben de dinleyeyim, belli mi olur, bakarsın Apollon buralardadır, o da dinler; ama bilmeni isterim Apollon sık sık gazaba geliveren bir Tanrı; Yunus Emre’nin başının belası Molla Kasım’a benzemez,” dedi. İçimden, “hoppalaa” dedim ve Molla Kasım’a hiç değinmeden ne okuduğumu söyledim. Sonra, “Apollon bizim pirimizdir; bu nedenle, şiirin tam vaktidir,” dedim ve biraz duraladım, “Apollon değil asıl beni ağlatanlar dinlesin,” diyerek şiiri yüksek sesle okumaya başladım. “Dur bakalım dur; kimmiş onlar,” dedi. “Şiiri okumama izin verirsen, anlayacağına eminim,” diye yanıtladım. “Buyurun efendim sizi dinliyorum,” dedi.  “Çok naziksin,” deyip şiiri yüksek sesle okudum.


Bilim


Akşam oluyor Cambridge’te
Kayıp giden sulardan taşan
Kızıllar, lacivertler yok ediyor kirli maviyi

Güneş batarken ördekler
Akşam safasına çıkmıştı
Ne dünya umurlarındaydı
Ne düşüncelerimdeki bir kırıntı

Daldım gidiyorum sekiz yüzyıl öncesine

Bir ayağı nehrin içindeydi evimin
Yosunlanmış; yeşil mi desem, siyah mı kayalar
Güneş doğuyor, pencereler kıpkızıl

Yeşil çimenlerin orta yerinde bir kadın
Sandalında kürek çekiyor
Bana doğru okulundan
Geldi, geldi, geldi; nehre düştü ve çıplaktı
Atladım penceremden kanayan nehre
Daldım, daldım, daldım: Yok,  yok, yok

Sonsuz düşüncelerimin bir yerinde bir kırıntı
Dünyalar kadar büyük sevdalardı

Hâlâ arıyorum tarıyorum yok, yok
Nereye gitti bu kadın, üstelik çıplak

Sekiz yüzyıl sonra güreşiyoruz şimdi
Gün ortasında çimenlerin üstünde
Rahminin derinliklerinde çırılçıplak

Kocaman bir dünya, sırılsıklam yer ve gök

Kimdi, bir adam, bir başka yerde
Bana dayanacağım bir yer gösterin, diyordu
Hani, oynatacakmış ya dünyayı yerinden

Cahillik işte

Biz çoktan elense çektik
Kündeye getirdim, sevişiyoruz şimdi bilimle
Düşüncelerimin dünyalardan büyük kırıntılarında

O kadın; ama ben çıplağım sekiz yüzyıldır, dedi
Başka nasıl aydınlatacaktın Cambridge’i dedim


Güldü, sen seninkilere bak dedi ve ağladım.

Şiir, kaynak: "Kırmızı Değirmen" şiirler, Erkan Yukarıoğlu

Hiç yorum yok: