3 - K ö y c e ğ i z
Akşam saat dokuz civarlarında Köyceğiz’deydik, önce anneme gidip
ellerini öptük, duyan kardeşlerim geldi, sarıldık, hasret giderdik; uygun bir
süre sonunda anneme, “Bazı sağlık sorunlarım var, bu nedenle otelde kalmayı
tercih ettiğimi biliyorsun; biz şimdi gidelim yarın görüşürüz; on gün
kalacağız,” dedim ve demirbaşımız olan göl kıyısındaki (…) Oteli’ne geldik; her
zamanki muhteşem odamıza yerleştik. Muhteşem; çünkü ben Köyceğiz Gölü’ne
aşığım; karım da biliyor, hoş karşılıyor: “Gözlerini oymak için bir neden yok,”
diyor. Ben de böylece gözlerimi kurtarmış oluyorum; eee, yaşam bu… sadece
Köyceğiz Gölü’ne bakıp duracak değiliz ya, üstüne üstlük güzel İstanbul varken;
dile kolay kırk beş yıldır dünyanın en güzel kadını İstanbul’la birlikteyim; en
iyisi fazla karıştırmamak!..
Doğanın her köşesinde bahar günleri bir başka güzelliktedir. Bugünlerde
Köyceğiz’de çocukluğumdan bildiğim bahar yaşanıyordu. Her yer yeşillenmiş,
çiçekler açmıştı. Güneş bir süre yüzünü gösteriyor, hatta yakıcı oluyor,
ardından gökyüzünü kara bulutlar kaplıyor, şiddetli yağmurlar başlıyor; bazen
yarım saat, bazen bir iki saat devam ettikten sonra tekrar güneş yüzünü gösteriyordu;
sanki biraz önce yer gök birbirine karışmamış gibi! Belki bunlar, mitolojik
öykülerden bildiğimiz Tanrılardan halen egemenliklerini sürdürenlerin
savaşlarıydı.
Yağmursuz, fırtınasız pırıl pırıl mavi günler de vardı; bir gün öğleden
sonra otomobille Ağla Yolu’na tırmandık; tırmanışın ilk tepeliğinde arabadan
inerek çam ağaçları altında dolaştık. Köyceğiz’in tümünü, bütün görkemiyle,
buradan izleyebiliyorduk: Yangı, Sandıraz Dağı, Zeytinalanı, adalar, ılıca,
Ölemez Dağı, Sultaniye, Hamit Köyü, Döğüşbelen ve Toparlar… Bu görkemin orta
yerinde Köyceğiz Gölü: İşte Tanrıça önümüzdeydi. Her yıl Köyceğiz’e geldiğimde buradan
Tanrıça’yı izlemek en büyük tutkumdu; bu eylem bir mutluluktu! Bir de
Zeytinalanı’nda tepem var: güneş batarken Tanrıça’yı oradan izlerim; bunun
keyfi sözcüklerle anlatılamaz; ancak yaşayan, büyülenip dalıp giden; onunda
“Hak”ı içinde arayan bilir!
Bu
iki tepeyi “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanında Süreyya, Arzu ile Deniz’e
tanıtmıştı: İkisi de çılgına dönmüşler; “yeniden doğmak” aşkıyla dolup
taşmışlardı; orada Tanrısal sihir insanların tüm hücrelerinde taht kuruyordu,
belki varoluş gerçeği buydu!
Havanın yağmurlu olmadığı günlerde sabahları, hava yağmurlu ise yağmurun
izin verdiği zaman dilimlerinde göl kıyısında yürüyordum. Yürüyüşleri mutlak
günnük ormanında tur atarak tamamlıyor ve yürüyüş sonunda otelimizin havuzunda
yüzerek vaktimi hoş bir devinim içinde geçiriyordum. Günün diğer saatlerinin
bir bölümünü kardeşlerim ve annemle sohbete ayırıyordum; bu sohbetlerin en
güzeli evin bahçesinde annemle olanlardı, tadı bir başkaydı. Gündüzlerin bir
bölümünde çimenlerle, ağaçlarla, çiçeklerle; kuşlarla, kedilerle, köpeklerle
diyalog kuruyor ve onlar bana fotoğraflarını çekmem için poz veriyorlardı. İş
poz verme aşamasına gelince kardeşimin köpeği, benim gönüllü korumam, bu fırsatı
hiç kaçırmıyordu, ben de onu kırmıyordum. Günün geri kalan zamanındaysa otel
odamızda gölü izleyerek yazılarıma göz atıyordum; gölü geceleri de
izleyebiliyordum; çünkü ay dede benim için dolunay konumuna girmişti. Bu büyük
bir keyifti, hele, arada bir de olsa ay dede ile kurulan diyalog düşler
ülkesinde mutlulukla gezinmek gibiydi.
Köyceğiz’de galiba sekizinci günümüzdü, yağmur şiddetli rüzgârlarla
birlikte sabahtan başlamıştı; öğleye doğru yer gök birbirine karışıvermişti.
Göl öylesine hırçınlaşmıştı ki, dalgaları sekiz on metre havalara, art ardına
fırlatıyordu; caddeler geçilmesi olanaksız kara göllere dönüşmüştü. Ağaçların
dalları vın vın diye ses çıkararak bir sağa bir sola sarhoş kabadayılar gibi
sallanıyor, aralarından bir kaçı da çamurlara yatıveriyordu. Doğadaki bu kavga
öylesine hoştu ki, nasıl anlatacağım bilemiyorum. Kavganın hoşu olur mu
demeyin; elbette olur; çünkü kavga edenler insanlar değil, doğa ve onları
kışkırtan Tanrılardı. İşin en güzeli, Tanrıçalar flüt çalıyordu. Koştum,
makinemi aldım, flüt eşliğindeki bu kavgayı videoya aldım. Öğleyi az biraz
geçince her yer sakinleşti: Huzurlu ve mutlu!. Yoksa izlediğim doğanın kavgası
değil sevişmeleri miydi? Hırçınlığın o son anı gökyüzündeki mutluluk dansları
mıydı? Belki doğru yargı buydu!
Köyceğiz’de
son günümüzün akşam saatlerinde annemle evin bahçesinde oturuyordum; sordum:
“Anne, senin karayılan nerelerde, geliyor mu arada bir?”
“Aman deli oğlan, hayır, gelmiyor. Ne
bileyim ben karayılan nerelerde.”
Böylece karayılan sohbetine yineleyerek başladık. İki yıl önceydi: Annem
bana karayılanı anlatmıştı; ben de anlattıklarını dizelere dönüştürmüştüm:
Dostluk Örneği
Geçen yılın yaz aylarından birinde:
Mutfağın bir köşesinde anam
Karşı köşesinde karayılan
Bakışıyorlarmış birbirlerine…
Devam etmiş anam sabah kahvaltısına
Kendini izleyen karayılana aldırmadan
Anam şekerim var, önce yemeliyim, diyor
Karayılan bu işten hiçbir şey anlamıyor
Ve çekip gidiyor, veda bile etmeden.
Ana, karayılan nereye gitti?
Bilmem ki oğlum,
ben
kahvaltımı yapıyordum,
sonra baktım yok, hâlâ yok!
Ana, kırk yıl geçti, ben çocuktum
Herhalde senin o karayılanın
büyük büyük dedesi olsa gerek
ilk kez o gelmişti buralara.
Yaa, oğlum, öyle; ama
Onlardan biri üç beş yılda bir
Uğruyor buraya…
Anacım, belki onlar, buranın karayılanı
Sen üç beş yılda bir görüyorsun; belki hep
buradalar.
Aman deli oğlan, hiç bırakmadın bu huyunu!
* * *

1 yorum:
Kimisi aşkla bağlanır toprağa benim gibi; kimine göre o toprak paracıklardır.... öhö,öhöö..
Yorum Gönder