25 Temmuz 2013 Perşembe

3 - Köyceğiz











3 - K ö y c e ğ i z



          Akşam saat dokuz civarlarında Köyceğiz’deydik, önce anneme gidip ellerini öptük, duyan kardeşlerim geldi, sarıldık, hasret giderdik; uygun bir süre sonunda anneme, “Bazı sağlık sorunlarım var, bu nedenle otelde kalmayı tercih ettiğimi biliyorsun; biz şimdi gidelim yarın görüşürüz; on gün kalacağız,” dedim ve demirbaşımız olan göl kıyısındaki (…) Oteli’ne geldik; her zamanki muhteşem odamıza yerleştik. Muhteşem; çünkü ben Köyceğiz Gölü’ne aşığım; karım da biliyor, hoş karşılıyor: “Gözlerini oymak için bir neden yok,” diyor. Ben de böylece gözlerimi kurtarmış oluyorum; eee, yaşam bu… sadece Köyceğiz Gölü’ne bakıp duracak değiliz ya, üstüne üstlük güzel İstanbul varken; dile kolay kırk beş yıldır dünyanın en güzel kadını İstanbul’la birlikteyim; en iyisi fazla karıştırmamak!..
         
          Doğanın her köşesinde bahar günleri bir başka güzelliktedir. Bugünlerde Köyceğiz’de çocukluğumdan bildiğim bahar yaşanıyordu. Her yer yeşillenmiş, çiçekler açmıştı. Güneş bir süre yüzünü gösteriyor, hatta yakıcı oluyor, ardından gökyüzünü kara bulutlar kaplıyor, şiddetli yağmurlar başlıyor; bazen yarım saat, bazen bir iki saat devam ettikten sonra tekrar güneş yüzünü gösteriyordu; sanki biraz önce yer gök birbirine karışmamış gibi! Belki bunlar, mitolojik öykülerden bildiğimiz Tanrılardan halen egemenliklerini sürdürenlerin savaşlarıydı.
          Yağmursuz, fırtınasız pırıl pırıl mavi günler de vardı; bir gün öğleden sonra otomobille Ağla Yolu’na tırmandık; tırmanışın ilk tepeliğinde arabadan inerek çam ağaçları altında dolaştık. Köyceğiz’in tümünü, bütün görkemiyle, buradan izleyebiliyorduk: Yangı, Sandıraz Dağı, Zeytinalanı, adalar, ılıca, Ölemez Dağı, Sultaniye, Hamit Köyü, Döğüşbelen ve Toparlar… Bu görkemin orta yerinde Köyceğiz Gölü: İşte Tanrıça önümüzdeydi. Her yıl Köyceğiz’e geldiğimde buradan Tanrıça’yı izlemek en büyük tutkumdu; bu eylem bir mutluluktu! Bir de Zeytinalanı’nda tepem var: güneş batarken Tanrıça’yı oradan izlerim; bunun keyfi sözcüklerle anlatılamaz; ancak yaşayan, büyülenip dalıp giden; onunda “Hak”ı içinde arayan bilir!

          Bu iki tepeyi “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanında Süreyya, Arzu ile Deniz’e tanıtmıştı: İkisi de çılgına dönmüşler; “yeniden doğmak” aşkıyla dolup taşmışlardı; orada Tanrısal sihir insanların tüm hücrelerinde taht kuruyordu, belki varoluş gerçeği buydu! 

          Havanın yağmurlu olmadığı günlerde sabahları, hava yağmurlu ise yağmurun izin verdiği zaman dilimlerinde göl kıyısında yürüyordum. Yürüyüşleri mutlak günnük ormanında tur atarak tamamlıyor ve yürüyüş sonunda otelimizin havuzunda yüzerek vaktimi hoş bir devinim içinde geçiriyordum. Günün diğer saatlerinin bir bölümünü kardeşlerim ve annemle sohbete ayırıyordum; bu sohbetlerin en güzeli evin bahçesinde annemle olanlardı, tadı bir başkaydı. Gündüzlerin bir bölümünde çimenlerle, ağaçlarla, çiçeklerle; kuşlarla, kedilerle, köpeklerle diyalog kuruyor ve onlar bana fotoğraflarını çekmem için poz veriyorlardı. İş poz verme aşamasına gelince kardeşimin köpeği, benim gönüllü korumam, bu fırsatı hiç kaçırmıyordu, ben de onu kırmıyordum. Günün geri kalan zamanındaysa otel odamızda gölü izleyerek yazılarıma göz atıyordum; gölü geceleri de izleyebiliyordum; çünkü ay dede benim için dolunay konumuna girmişti. Bu büyük bir keyifti, hele, arada bir de olsa ay dede ile kurulan diyalog düşler ülkesinde mutlulukla gezinmek gibiydi.
          Köyceğiz’de galiba sekizinci günümüzdü, yağmur şiddetli rüzgârlarla birlikte sabahtan başlamıştı; öğleye doğru yer gök birbirine karışıvermişti. Göl öylesine hırçınlaşmıştı ki, dalgaları sekiz on metre havalara, art ardına fırlatıyordu; caddeler geçilmesi olanaksız kara göllere dönüşmüştü. Ağaçların dalları vın vın diye ses çıkararak bir sağa bir sola sarhoş kabadayılar gibi sallanıyor, aralarından bir kaçı da çamurlara yatıveriyordu. Doğadaki bu kavga öylesine hoştu ki, nasıl anlatacağım bilemiyorum. Kavganın hoşu olur mu demeyin; elbette olur; çünkü kavga edenler insanlar değil, doğa ve onları kışkırtan Tanrılardı. İşin en güzeli, Tanrıçalar flüt çalıyordu. Koştum, makinemi aldım, flüt eşliğindeki bu kavgayı videoya aldım. Öğleyi az biraz geçince her yer sakinleşti: Huzurlu ve mutlu!. Yoksa izlediğim doğanın kavgası değil sevişmeleri miydi? Hırçınlığın o son anı gökyüzündeki mutluluk dansları mıydı? Belki doğru yargı buydu! 

         Köyceğiz’de son günümüzün akşam saatlerinde annemle evin bahçesinde oturuyordum; sordum:
          “Anne, senin karayılan nerelerde, geliyor mu arada bir?”
          “Aman deli oğlan, hayır, gelmiyor. Ne bileyim ben karayılan nerelerde.”
          Böylece karayılan sohbetine yineleyerek başladık. İki yıl önceydi: Annem bana karayılanı anlatmıştı; ben de anlattıklarını dizelere dönüştürmüştüm:

Dostluk Örneği


Geçen yılın yaz aylarından birinde:

Mutfağın bir köşesinde anam
Karşı köşesinde karayılan
Bakışıyorlarmış birbirlerine…

Devam etmiş anam sabah kahvaltısına
Kendini izleyen karayılana aldırmadan

Anam şekerim var, önce yemeliyim, diyor
Karayılan bu işten hiçbir şey anlamıyor
Ve çekip gidiyor, veda bile etmeden.
         
          Ana, karayılan nereye gitti?
          Bilmem ki oğlum,
          ben kahvaltımı yapıyordum,
          sonra baktım yok, hâlâ yok!

Ana, kırk yıl geçti, ben çocuktum
Herhalde senin o karayılanın
büyük büyük dedesi olsa gerek
ilk kez o gelmişti buralara.
        
          Yaa, oğlum, öyle; ama
          Onlardan biri üç beş yılda bir
          Uğruyor buraya…

Anacım, belki onlar, buranın karayılanı
Sen üç beş yılda bir görüyorsun; belki hep buradalar.

Aman deli oğlan, hiç bırakmadın bu huyunu!

*   *   *







1 yorum:

Unknown dedi ki...

Kimisi aşkla bağlanır toprağa benim gibi; kimine göre o toprak paracıklardır.... öhö,öhöö..