6 Mart 2015 Cuma

YENİ SİNEMA

YENİ SİNEMA



          İlan: Bu gece Yeni Sinema’da gözyaşlarıyla izleyeceğiniz “Vurun Kahpeye”filmini büyük fedakarlıklarla getirtmiş bulunuyoruz. Gelin, görün, göz yaşlarınızla izleyin.

          Benim çocukluğum Muğla/Köyceğiz’de geçti. Daha doğrusu beş yaşına kadar Ula, Marmaris, Yatağan.. Tabii bu üç yer ile ilgili zihnimdeki kareler çok, çok az; hele Ula için hiç!.. 1941 yılında Ula’da doğmuşum, altı ay sonra babam Marmaris’e tayin edilmiş, tam hatırlamıyorum, her halde iki, üç yıl sonra Yatağan.. Yatağan’ın ilçe oluşuymuş!. Zor; ama gerçek şu: Marmaris ve Yatağan’a ilişkin üç beş kare var zihnimde; asıl Köyceğiz.. Lise birden itibaren yedi yıl İzmir, sonrası ve halen İstanbul; İstanbul’da bulunuş her halde elli yıl oldu. Bu durumda çocukluk anılarım ile ilk delikanlılık dönemlerim Köyceğiz’de!.. Bu nedenle Köyceğiz önemli; kendimi Köyceğiz'li hissederim: İlk çocukluk aşkı ve ilk gençlik öpücüğü Köyceğiz’de.. Bir gün yazacağım diye tutturduğum; “Yeni Sinema;” Köyceğiz’e özgü..

          O yıllarda; Köyceğiz ufacık bir ilçe idi, 800-900 nüfuslu; çağdaş yaşam için hiçbir 
şey yok; ama Mustafa Kemal sevenler yurduydu dersek hata etmiş olmayız!
          Akdeniz yanıbaşımızdaymış; fakat gidemezdik ki Akdeniz'e; göle deniz derdik; yazın tek eğlencemiz denize girmek; bir de yaz aylarında gelen seyyar sinemaydı.. Burası doğu değil, batı; il olarak Muğla!.. Devlet, batı diye ayrıcalık yapmamış. Her taraf ağa doluymuş; halk biat etmeyince ağalar ucamamışlar; göçmüş İstanbul'a.. Biz dönelim sinamaya... Sinema sahibi, aracıyla, tümü iki mahalle ve iki caddeden ibaret olan ilçeyi dolaşır akşam oynayacak filmin reklamını yapardı. Çocuklar da bu aracın peşinde koştururdu. Hiç bu koşuya katıldığımı hatırlamıyorum. Caddelerin her hangi bir yerinde bu konvoya rastladığımda durarak ilgiyle gözlemlediğimi hatırlıyorum. O yılların birinde; daha önceleri sinema alanı bir hanın arka bahçesinde iken bakkal Duran amcanın portakal bahçesinde açılan alana taşındığını hayretle gördük.. Yeni asılan tabelada da “Yeni Sinema” yazılıydı; duyduk ki; Duran amcanın şoför olan kardeşi  askerde sinema makinesini kullanmayı öğrenmişmiş ve Duran amca sinema makinesini tüm araç ve gereçleriyle satın almış ve isminin başına da “Yeni” sıfatını eklemiş.. Gel zaman git zaman “Yeni Sinema”da değişti: Parayı veren düdüğü çalar misali sinemanın adı 
yeni sahiplerince değiştirildi: “Ferah Sineması” oldu. Ama ülke sinema değil ki!

          Nereden çıktı bilmiyorum, çocuklar akşam, “Ferahlayacağız,” derlerdi kıkırdayarak. Sinemaya gideceklerini anlatırlardı böylece...

          Nereden nereye geldik?. Ama; Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucusu ve ilk “Genel Başkanı” olduğu parti alınıp satılabilen bir kuruluş değildir ki! Hele, hele Türkiye!. Yani "VATAN!"  Bu ülkenin adı olan “Türkiye” sözcüğünü kimse kaldıramayacağı gibi herhangi bir sıfatta ekleyemez; çünkü bu VATAN Duran amcanın yazlık sineması benzeri değil ki!.
          Bu ülkenin sahipleri halktır: onlar da “Çılgın Türkler” dir.


27 Mart 2014 Perşembe

Bebek
















Bebek




          25 Mart 2011 günü:
           Eskilerden bir söz vardır, “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.” Her halde Allah Baba bizlere acıdı havalar iyi gidiyordu. Maazallah eskilerin dediği gibi olsaydı nice olurdu bu fakir fukaranın hali? Evlerde yakacak kazma kürek kalmadı, kömürü ağustos ayında dağıtıp tükettiler!
          Her neyse geçelim bunları bugünkü konum “Bebek!”
          Eminim içinizden aceleci olanlar “Hangi bebek?” diyordur. Bu soru haksız sayılmaz: İstanbul’da Arnavutköy ile Aşiyan arasında bir yer var ya hani; belde mi, mahalle mi? Ne karın ağrısıysa işte orası Bebek; etti bir. Sonra yeni doğmuş çocuklara da bebek diyoruz. Aslında bebeklerin en sevimlisi yeni doğanlar; etti iki. İster sarışın, ister esmer güzeli genç bir kız olsun ağzı sulanan erkek milleti onlara da “bebek” diyor; yani öğle diyoruz; etti mi üç. Valla dördüncüsü, beşincisi var mı ben bilmiyorum; varsa eğer siz buraya ilave edin olsun bitsin.

          Öğleye doğru evden çıktım, ne kazma küreği, sanki bahar değil yaz gelmişti..
          Bugün işlerim çok; aklımca sıraya koydum: Nora defterleri getirecekmiş, dün telefon etmişti, tamam dedim, Tünel’e gelir alırım. Arabaya atladım, Şişhane’de park yerine bıraktım, park görevlisi “Baba işine bak, arabanı merak etme,” dedi. Tünel’e çıktım, hanın kapısına geldim, Nora beni bekliyordu; “Nasılsın Erkan Bey” dedi, ben de ona aynı nezaketle cevap verdim; defterleri aldım, akşam bakarım diye koltuğumun altına kıstırdım. Ayrıldık. 
          Asmalımescit’te camcıya uğrayacaktım.. Refik Restoran’ın önünden geçerken şef Seferi gördüm. “Nasılsın abi” dedi, karşılıklı hal hatır sorduk.            Anlayamadığım bir iş vardı orta yerde: Bu kısa sürede önce “Baba oldum, sonra bey, daha sonra abi!” Ben neydim? Bu soruya yanıt aramaya kalkarsam sokak aralarında akşamı edebilirdim; bu nedenle vazgeçtim ve camcıya girdim. Cam kestirecektim sehpaların üstüne.. Ölçüleri verdim, beyefendi “makine rodajı mı istersin biz elle mi yapalım,” dedi. İçimden, “Hayda” dedikten sonra, “Yav kardeşim kenarlarını tıraşlayacaksın, nasıl yaparsan yap,” dedim, kaparo verdim çıktım. Arabaya geldim, park ücretini ödedim, ben hareket ederken park görevlisi delikanlı “Selametle git baba,” dedi; “Sağ ol evlat,” dedim  ve içimden döndük başa diye söylendim, bastım gaza..
          Kasımpaşa’dan birinci çevre yoluna geçtim, 4. Levent’ten Tarabya’ya yol alıyordum; caddenin çoğu yeri dört şeritli, trafik rezalet, dur kalk... Sağımda lüks bir otomobil vardı; arabanın arka koltuğunda bir sarışın bayan oturuyordu.. Dört şeritli yolda araçlar beş sıra oluşturmuştu; neredeyse el ele, kol kola yürüyormuş gibi oluyorduk. Bu nedenle sarışın bayanı yakından görmek olağan bir sonuçtu. Saçları özenle taranmıştı, beyaz teni çok hoş makyajıyla ve görülebilen giysisinin üst kısmının renk ve çizgileriyle sanki bir tablo oluşturuyordu. İnce giysisinin göğüs dekoltesinden fırlayanlar arabanın sağında ve solunda olanlara maazallah kaza yaptırabilirdi..
          Ben hiç şerit değiştirmiyordum, onun sürücüsü arada bir, bir sağa bir sola girip çıkarak yol aldığını sanıyordu... Değişen tek şey ben onların ya sağında ya solunda veya arkalarında oluyordum; fark bu kadar. Bu nedenle ben sarışın bayanı sağdan, soldan ve arkadan, omuzlarından yukarısını izlemiş oluyordum.
          Yol açılınca, sarışından ayrılışım öncesinde arkalarındaydım, arabanın arka camındaki yazıyı yeni fark ettim; şöyle yazıyordu:
          “Arabada Bebek Var.”
          “Bazı insanlar çok garip oluyor,” diye düşündüm ve şu veciz sözü hatırladım:
          “Malûmu ilana ne gerek var!”

          Görünen yetmiyormuş gibi!










19 Şubat 2014 Çarşamba

Mazereti Var










Altta gün batımı fotoğrafı hariç, diğerleri internetten alıntı




Mazereti Var



          Çok düşündüm; “Yazarsam eğer kadınlar bana kızarlar mı?” diye. Yazmayı sevenler için iyi ürün, yaşanan ya da tanığı olunan olaylardır. Yazmazsam güzel bir olayı, güzel bir ürüne dönüştürmemiş olacağım; bu kez kendimi suçlayacağım: Bu durumda olmaktansa kızan kadınların söylemlerini sineye çekmeye karar verdim.

          2010 Ocak ayının ilk çeyrekteki günlerinden birisiydi, akşam haberlerini izliyordum: Haberler sonunda hava durumunu meraklı olmadığım halde izledim. Kar yağışlarının Trakya’yı yoğun olarak etkilediği, yarın, İstanbul’u etkisi altına alacağı belirtiliyordu. Önemsemedim; öğle ya, birçok iç karartan yurduma özgü siyasi haberlerden sonra karın ne önemi vardı? Ne önemi vardı; ama belki doğa ülkemin siyasal kabusunu bir süre beyazla kaplayıverir, biz de sanal dünyada yaşıyor gibi aydınlığa çıkıveririz, diye düşündüm. Böyle düşündüm; ama herhalde zihnim hülyalarım arasında dolaşmak istiyordu ve beni dürtüklüyordu: Emredilen şiirimi okudum!


Öyle Güzel Yaşayacağım Ki


Lapa lapa kar yağıyordu
Sanki karanlıkları aklarmış gibi...

Güneş veda etti güne, akşam oldu
Caddelerde, sokaklarda ışıklar yandı
Beyhude yere.

Eve dönüş zamanıydı...
Amuda kalktım öylecene
Caddenin orta yerinden yürüyordum
Ellerim üstünde.

Oh be... Dünya varmış
Her şeyi ters görmekten
Bıkkınlık gelmişti nicedir.

Bir de aklımı tersyüz edebilsem
Öyle güzel yaşayacağım ki bu ülkede
Sorma gitsin.


          Evet, haberler; kar ve şiirim!
          Bu yaşa geldim, güzel ülkemde, “öyle güzel yaşadım ki,” diyemedim, diye söylene söylene gece yarısı oldu; sabah ola hayrola dedim, yattım.

          Sabah kahvaltı ederken kafamın içinde kırk tane tilki vardı: eğer, tilkilerin kuyrukları birbirine karışıp düğüm olarsa yandın demektir; fakat o kırk tilkinin kuyrukları birbirine dolaşmadan dans ediyorlarsa bu işin keyfine doyum olmaz.
          Bu keyfi uzatmaya karar verdim: “Durumdan vazife çıkararak,” hemen eyleme geçmeyi ihmal etmedim. Ama lütfen, “durumdan vazife çıkarmak” diye yazdımsa da idareye el koyup sonra cumhurbaşkanlığına aday olmayacağımdan emin olmalısınız; böyle bir niyetim yok; bir yönüyle tanığı olduğum, bir yönüyle de yaşadığım olayı birleştirerek, becerebilirsem eğer, öyküleştireceğim; ya da “ıvır zıvırlarım” arasına bir yenisini ekleyeceğim.

          Kahvaltıdan kalktım, karıma, “Ben gidiyorum,” dedim. “Bugün çıkmazsın sanıyordum, peki ama nereye?” dedi. “Sarıyer’e,” dedim. Evden sokağa çıkınca gökyüzüne baktım; her yer koyu griyle kaplanmıştı. Otomobile atladım yola koyuldum. Sarıyer’e yaklaştıkça arabanın camından gördüğüm sadece bir avuç kararmış gökyüzüydü. Gittim, icat ettiğim vazifelerimi yerine getirdikten sonra Bahçeköy’de arada bir uğradığım restoranda oturdum. Öğle saati çoktan geçmişti, acıkmıştım, hamsi tava söyledim. Gözüm pencereden dışarıda, kulaklarım ise yanımdaki masadaydı.
        Caddenin Kilyos yönünden bir otomobil geliyordu; sağda ve solda uygun park yeri yoktu, restoranın karşısındaki büfenin tam önüne park etti; büfenin önü öğlesine kapandı ki bir müşterinin büfeye ulaşımı olanaksızdı. Büfenin çalışanı kadın bir şeyler söyledi... Onu duyamıyordum; ama herhalde buraya park etmeyin, diyordu; otomobili kullanan kadın oralı olmadı; indi, arabasını kilitledi, saçlarını havada uçurarak, kalçalarını bir sağa bir sola savurarak gitti. Yan masada oturan beylerden biri karşısında oturan arkadaşına, “Gördin mi, nereye koydi?” dedi. Yanıt: “Mazereti vardır da!..” Diyalog sürdü:    
          - Ne mazereti, nerden bileysun?
          - Kadındır da!.
          - Göreyrum, kadındür; mazeretini görmemişimdur da!
          - Hepsü bir hesap da!..

          Yemeğimi yedim, hesabımı ödedim, arabaya bindim, motoru çalıştırdım; ama nereye gideceğimi bilmiyordum: arabanın yönü Kilyos’a doğruydu, bu yönde yol almaya karar verdim, gaza bastım. Çok kısa süre sonra orman içinde devam eden doğa harikası yoldaydım. Sağım solum ormandı. Hava daha da kararmıştı, sanki güneşten bize ışık ulaşmıyordu, gökyüzünün sınırı kapkara ormanların hemen birkaç metre üstündeymiş gibiydi; tabii farlar açıktı. Radyodaki muhteşem müziği   Londra Senfoni Orkestrası icra ediyordu; sesi sonuna kadar açtım; bir süre yol aldıktan sonra içimden gelen duygulara uyarak önüme çıkan yolun sağındaki bir arabalık yere park ettim. Dörtlü filaşörleri yanık bıraktım. Daldım ormanın içine... Ormanın içi nemli, soğuk, çamur ve karanlıktı; iki metre ilerisi bile görünmüyordu; bereket versin, her adım atışımda iki metrelik görme mesafem korunuyor gibiydi ve böylece herhangi bir ağaca toslama olasılığım yoktu. Böylece karanlığın duvarına çarpmadan ağaçlar arasında gezindim. Bu durumda bir karış bile olsa gökyüzünü görme olanağım yoktu. Gördüğüm sadece, ağaçların kara sütunlara dönüşmüş gövdeleriyle ne oldukları belirsiz kara görünümlü dallar ve kıpırdayan dev karafatmalar gibi yapraklardı. Dalların yukarılarda nerede sona erdiklerini dahi göremiyordum. Böyle ormanın içinde gezinirken, “İn cin yok mu?” diye sordum, gene ben yanıtladım; “İn cin dahil ne istersen hepsi var!” Tabii işin içine “in cin” karışınca “periler, melekler, huriler” neden olmasın; elbette onlarda vardı; belki teselli kaynağıydı… Teselli değil gerçek olsa ne olacak; korkunun ecele faydası var mı? Tabii ki yoktu!
          Bir süre sonra içimdeki BEN: “Bırak şimdi perileri, melekleri, hurileri,” dön artık; şimdilik bu dünyadakilerle idare et,” dedi; ben de öneriye uydum, döndüm. Arabaya bindim, radyoyu açtım, yola koyuldum. Londra Senfoni Orkestrası bu kez adını aklımda tutamadığım bir kompozitörün piyano konçertosunu çalmaya başladı; pencereleri açtım, radyonun sesini de sonuna kadar açtım; ormandaki bütün inler, cinler, periler, melekler, huriler dinlesin istiyordum!.
          Eminim piyanistin on parmağı kimi zaman soldan sağa, kimi zaman sağdan sola dans ederek tuşlar üzerinde dolanıyordu.
          Otomobilin camından gökyüzü diye görebildiği bir avuç karanlık yer daha da kararmıştı, sağım ve solumdaki orman sanki bodurlaşmış, kararan bir avuç gökyüzü ağaçların üstüne iyice abanmıştı.
          Herhalde, piyano konçertosunun sonuna, finaline gelinmişti: davullar, ziller devreye girdi, arada bir kornolar ben de varım diyordu. Kendimden geçmiş gibiydim, yavaş gidiyordum, bir viraja girdiğim an davulların tokmakları öylesine iniyordu ki, davulun sesi, sanki kararan gökyüzünü yırtıp geçmek isterken o tokmaklar benim beynime mutlulukla iniyordu…
          Yolun sağından düşük hızla ilerliyordum, virajın ortasında bir ciple burun buruna gelmek üzereyken kurtuluş için tedbir arayışındaydım. Yolun solu virajın devamıydı, kararmış hava nedeniyle belirsizdi. Farların bir yararı yoktu. Karşıda kendi yolunda ilerleyen bir başka otomobil olabilirdi; yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi bir durumla karışılabilirdim. Evet, ben kurallara uygun olarak yolun sağındaydım; ama yolun daha sağında kayabileceğim bir karış bile yer yoktu.  Ani frenle durdum, yapılacak bir şey yoktu, bereket versin, o da durabildi. İndim, iki araç tampon tampona duruyordu. Büyük felaketten döndüğümüzün resmiydi. O aracın direksiyonundaki sürücü de indi, baktı.
          “Bakın, ben yolun sağındayım, siz kendi yolunuzun solundasınız,” dedim.
          “Bu havada olur böyle şeyler,” diye karşılık verdi.
          “Haklısınız, olur böyle şeyler,” dedim. “Kanat takarak gökyüzüne uçuverip melekleşen insanlar… Olur, böyle şeyler…” diye söylendim.
           Arabaya dönerken restorandaki Karadenizlilerin konuşmalarını anımsadım:
          “Mazereti vardır da!..”
          “Ne mazereti, nerden bileysun”
          “Kadındır da!”
          “Göreyrum, kadındür; mazeretini görmemişimdur.”
          “Hepsü bir hesap da!”
          İçimden bir de şunlar geçti:
          O cip ya baba parası ya koca parası; alın teri olsaydı eğer?..

          Evet, alın teri olsaydı sürücünün cinsiyeti mazereti olmazdı!

Erkan YUKARIOĞLU






Kar, akşam ve gece fotoğrafları hariç internetten alıntı..






Son altı foto internetten alıntı, beş - altı benim karelerim.
Bottıcelli



İsveçten iki model

2 Şubat 2014 Pazar

Bamya Kavgası








B a m y a   K a v g a s ı



          İki bin on yılı eylül ayının on ikinci günü, çuval dolusu ahkâmın “halk” oylaması var.
          Oylamadan on gün önce..
          Biz eylülün ikinci günü yeğenimin Çatalca’nın bir köyündeki yazlıklarına sabah kahvaltısına davetliyiz.
          Tamam demiştik, çıktık yola: Çatalca’ya vardık, ortasından geçen caddeyi aştıktan sonra, kısa bir süre daha yol almak gerekiyordu.. Yeteri kadar yol aldığımızı düşünüyordum; ama piyasada köy möy yoktu, arabayı bir ağacın altına çektim, yeğenimin eşine telefon ettim, bulunduğum yeri anlattıktan sonra, “Ortalıkta köy möy yok,” dedim. “Amca tamam işte, köydesin, oradan bizim ev görünmez, bulunduğun yerden otuz kırk metre sonra sola dönen bir yol var, oraya gir, tekrar sola dön, o yolu sağa sola dönmeden takip et, tepeyi geçtikten sonra bizim evin önüne ulaşacaksın, ben de yolda olacağım,” dedi. Tarifine göre yola koyuldum, kısa süre sonra bu yolu hatırladım. Bir süre sonra buluştuk.

          Ev, bir tepenin orta yerinden açılan caddenin sol ortalarındaydı. Caddenin tamamı, önü küçük bahçelerden oluşan bir dizi yazlık evlerden oluşuyordu. Buraya sekiz on yıl önce gelmiştik, o zaman gördüğümüz fidanlar artık gölgesinde oturulup kalkılan kocaman ağaçlar olmuştu. Bu ağaçlardan birinin altına konan masa başında toplandık; kısa süre sonra masa yiyecek içeklerle donatıldı; yedik içtik, sohbet ettik.
          Elimde çayımla karşımda gördüğüm toprakların sihrini içselleştirmeye çalışırken bir yandan da havadan sudan ve topraktan konuşuyorduk.

          Manzara çok güzeldi. Dümdüz ova değildi; ama karşımızdaki, dağlar ve iri toprak tepeler değildi, minik ve eğrileri fazla hırçın olmayan deniz dalgaları gibi ufka kadar devam edip giden topraklardı. Mevsim gereği bazı yerler saman sarısına bürünmüştü; buğday tarlaları olmalıydı, hasat kalkmış, geriye saplar kalmıştı. Birçok arazi ise ağır yaz koşullarına rağmen bahar günlerindeki gibi yemyeşildi. Artık arkadaşım olan yeğenimin eşi, “Bir çok dere var, derenin sağı ve solundaki topraklar suyla besleniyor,” dedi ve daha geniş bilgiler de verdi. “Neden gelincikler yok,” dedim. Sorumu anlamadı, dedim ki; “Karşımdaki şu manzara bana Cloude Monet’in bir tablosu hatırlattı. Bu manzara o tabloya veya o tablo karşımdaki manzaraya çok benziyor. Bir farkla, Monet’nin tablosundaki sararan otlar arasında yoğun kırmızı gelincikler var; peki, burada neden gelincikler yok?” O, “O tablodaki gelincikleri bilemem; ama burayı bir kez de ilkbaharda görmelisin,” dedi, “Her yer gelinciklerle donanmış gibidir.”

          Bir süre sonra kalktık, bahçede ağaçlar altında yürüyor ve konuşuyorduk; bitişikteki komşuyla olan sınıra kadar geldik. Arkadaşımın bahçesinde, bahçe duvarının dibindeki ağacın meyvelerini gördüm; armuda benziyordu, sordum, “evet” dedi. Dallardan birin çektim armutlardan birini kopardım, elimle yokladım, “olgunlaşmış” dedim. “Hepsi olgunlaştı, hatta geçmek üzere,” dedi. Biraz topladık, arkadaşım çocuklarına seslendi, Efe geldi, armutları alıp götürürken arkadaşım, “Oğlum annene söyle yıkayıp buzdolabına koysun, biraz serinlesin,” dedi. Biz, komşu bahçeyle aradaki duvara dayanarak sohbetimize devam ettik. Komşunun evi duvara çok yakındı, çardak altındaki hanımların konuşmaları işitiliyordu; ama onlar bizi görmemişti. Arkadaşım, “Genç bayan komşunun karısı, yaşlı olan ise annesi, annesi yeni geldi, üç beş yılda bir gelir, beş on gün kalır gider,” dedi.

          Biz, bahçe duvarına dayanmış olarak şuradan buradan konuşuyorduk; komşu bayanlardan genç olanın önünde bir tepsi, elinde bıçak vardı. Yemek için bir sebze ayıkladığı belli oluyordu.   
          Bir süre sonra, yaşlı bayan: “Kızım o bamyalar öyle ayıklanmaz,” dedi.
          Genç bayanın yanıtı gecikmedi, “Ya nasıl ayıklanır?”
          “Kızım, bamyanın sap kısmı, o külah gibi olan yer var ya, oradan düz kesilip atılmaz.”
          “Biz böyle yapıyoruz, kesilip atılırsa ne olurmuş?”
          “Kızım o zaman yemekte bamyalar ezilmiş gibi yumuşacık olur, sümüksü bir hâl alır, sonucunda yemekteki bamyalar yapışak yapışak olur, tane tane kalmaz.”
          “Peki, nasıl keseceğiz?”
          “Bamyanın üst kısmında doğal külah gibi bir yer var ya, sapı oradandır; o külahın kabuğunu doğal yapısına uygun olarak huni gibi çepeçevre keserek ayıklayacaksın.”
          “O zaman pişen bamya ezik gibi olmaz mı?”
          “Olmaz, tabii yavaş ateşte, kararı kadar kalmak şartıyla.”
          “Öf… Şartla şurtla yemek pişiremem.”

          Arkadaşım, “Anne doğru söylüyor, eşim onun anlattığı gibi ayıklar,” dedi.
          Ben, unutma, “Yaşlı bayan kaynana, genç bayan ise gelin,” dedim…
          Bir süre sessiz kaldıktan sonra, bizim ülkemizde kişiler hangi düzeyde kültür sahibi olursa olsun, önemli olan şimdiki konumlarıdır. Bu bayanlardan biri “Kaynana” biri de “Gelin!” Ülkemizde gelin kaynana hikâyeleri pek çoktur. Kimi hikâyeler kaynananın çuvaldızı ise, en az o kadarı, toplumda adı gelin olan genç kadının laf oturtmasıdır. Sanki kaynana olan gençken kendisi gelin değilmiş gibi; genç olup toplumumuzdaki adı gelin olan sanki çocuk, torun sahibi olmayacakmış ve o yıllarında kaynana denen yaşlı kişi olmayacakmış gibi!
        
          Duvarına yaslandığımız komşu bahçenin, karşı köşesindeki adam, uygun adımlarla yürür gibi, söylenerek çardağa doğru geliyordu.. Arkadaşım, “Komşumuz Zühtü Bey,” dedi ve açıkladı: “O, siyaset insan olan herkes içindir,” der. İlgiyle dinlemiş ve uygun adımlarla gelen Zühtü Bey’e bakıyordum; çardağa yaklaştıkça sesi daha net duyulur oldu: “Armuda hayır, elmaya evet. ” Diyordu. Dikkat ettim, Bir ayağını yere vururken, “Armuda Hayır” ; diğer ayağını yere vururken, “Elmaya Evet” diyor; arada bir de elma ile armut yer değiştiriyordu: “Elmaya hayır, armutta evet.” Bir ritim oluşturmuş ona göre ayağını yere vuruyor ve söylemini yineliyordu. Böyle bir tempo ve söyleşiyle çardağın altına geldi, duraladı, annesiyle karısının tartışmalarını dinledi: Onlar bamyanın nasıl kesilerek ayıklanması gerektiği konusunda bilimsel tartışma yapıyorlardı; fakat belliydi ki, bu anlamlı tartışmanın devam etmesi annesinin de, karısının da sinirlerini germişti.   

         Merakla gözlerimi açtım, kulaklarımı diktim…  Zühtü Bey ne yapacaktı?..

          Zühtü Bey bir anasına, bir karısına baktı; oluşturduğu ritimle masanın çevresinde daire çizerek dolanırken, “Anama Hayır!.. Karıma Hayır!..” , “Anama Hayır!.. Karıma Hayır!..” diyordu.   

          Birkaç tur attıktan sonra evine yöneldi; artık söylemi farklıydı:

          “Bamyaya hayır!.. Bamyaya hayır!..”  









Görsellerin tümü internetten alıntı.