Kitaplaşmaya hazır olan "Yedi Yer Yedi Öykü" adını verdiğim dosyamdaki öyküleri tek tek bu sitede yayınlamaya karar verdim. Öykü meraklılarına duyurulur!
Sevgili okurlar, aslında ben bu yazılara "ıvır zıvırlar" diyorum; çünkü ben hiçbir kalıba girmek istemiyorum: Yazarın her yönden özgür olması gerektiğine ve bu özgürlüğün kanıtının yazılanlar olması gerektiğine inanıyorum.
Okuyun ve düşündüklerinizi lütfen yazın!
1 - G ö y n ü k
1. B ö l ü m
1 - G ö y n ü k
2010 Nisan ayı ilk haftasının ortalarıydı, galiba perşembe günüydü; saat on iki
de yola koyuldum, tek başıma seyahat edecektim.. Boğaz köprüsünü geçtikten
sonra gözüm tabelalarda İzmit yazısını aradı ve bir süre sonra İzmit -
Ankara yoluna girdim. Alışkanlığımdır, otomobilime bindiğimde hareket eder
etmez radyo 3’ü açarım, gene öğle yaptım; uzun süre Portekiz ve İspanya’nın
ortak halk ezgisi Fado’dan örnekler yayınlandı, zevkle dinledim, kimi yerlerde
aklım atmışlı yılların sonu ile yetmişli yılların başına takıldı; gençlik
yıllarımdı; iyisiyle kötüsüyle sevdalı yılların yoğunluğuyla geçen yıllardı..
Tabii, gözlerim tabelaları ihmal etmiyordu, bir de baktım ki, Adapazarı’na giriyorum;
tam zamanında Bilecik sapağını gördüm ve girdim. Bilecik’ten sonra Taraklı -
Göynük yoluna saptım.
Göynük’ü hiç görmemiştim; dağ tepesinde, tarih yanı ağır basan, küçük ve
şirin bir kasaba olduğunu öğrenmiştim. Normal saydığım hızımla ilerliyordum;
artık ova ya da o anlamda olabilecek yerleri geride bırakmıştım; küçük
tepelerden dağlara tırmanıyordum; fado yayını bitmişti, radyonun program
yapımcısı Vivaldi’den örnekler yayınlayacaklarını anons etti; ama önce yaşam
öyküsü... Vivaldi’nin müziğinden keyif aldığımı söyleyebilirim; ama yaşam
öyküsünü bilmiyordum, bugüne dek
merak etmemiştim ya da zamanım
olmamıştı veya tembellik etmiştim; o an öğrenmek için güzel bir fırsattı..
Dağlara tırmanmaya başlayana kadar geçen zaman içinde yaşam öyküsünü dinleyip
öğrendim. Kulaklarım müzikte, gözlerim hem yolda hem de doğadaydı. Sağ ve sol
yanımda gördüklerim cennetten birer örnekti sanki; tam karşımdaki dağların
tepeleri ise karla kaplıydı; sağda durdum, fotoğraf makinemi çıkardım,
zumla karlı ve sisli tepelerin resmini çektim. Arabama döndüğümde radyoda
Vivaldi sona ermişti, şimdi, Beethoven’ın dokuzuncu senfonisi çalınıyordu,
radyonun sesini sonuna kadar açtım, yola koyuldum. Dağlara dokuzuncu senfoninin
ihtişamıyla tırmanmanın tadı bir başkaydı. Bu ihtişamı önceki yıllardan
biliyordum, bir yönüyle benim keyifli alışkanlığım olmuştu; uzun yolculuk
yaparken yanımda Beethoven kasetini bulunduruyor, defalarca dokuzuncu senfoniyi
dinliyordum; bugün kasete gerek kalmadı.
Göynük’e gün batımından bir saat kadar önce girdim. Avuç içi kadar şirin bir
kasaba... Tabii, ilk işim otel aramak oldu. Pansiyon çokmuş; ama düzgün bir
otel tekmiş. O otele girdim, resepsiyondaki görevli, “Yerimiz yok; ama
isterseniz sizi konakta misafir edelim,” dedi. “Nasıl,” dedim. “Konak restore
edildi, orada da otel hizmeti veriyoruz,” diye açıkladı; sadece “Fiyat farkı
var,” diye anlattı. “Tamam” dedim. Bana bir anahtar uzattı; konağın
anahtarıymış. “Şu an orada kimse yok, boş; dilediğin odada kal,” dedi ve konağı
tarif etti. Aldım anahtarı konağa gittim; babamın malı gibi kapıyı açtım girdim
içeri. Sokaktan giriş bahçeye göre konağın ikinci katıymış, bir de üçüncü kat
varmış; üçüncü katta, muhteşem salondan girilen odalardan birini tercih ettim
ve yerleştim. Salon ve tüm odalar eski gelenek ve göreneklerimize göre, son
yıllarda Türk evleri dedikleri tarzda düzenlenmişti; bu, benim için yeni bir
yaşam biçimiydi; hoştu!
Konağın adı: Akşemsettinoğlu Konağı. Dış kapıdan sonra üç dört
basamakla sahanlığa çıkılıyordu; karşı duvarda soy ağacı vardı.. Odama
yerleştikten sonra soy ağacını inceledim; konağın sahibi, saymadım, bilmem
kaçıncı göbekten Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin Hazretleri’nin
soyundanmış.
Konağı gezdim.. Konağa giriş itibariyle sahanlığın sol, ön bahçeye göre
ise ikinci katın sağ bölümünde ayrı bir daire konumundaki yer “harem”miş;
zeminden biraz yüksekçe olan birinci kat mutfak ve konak çalışanlarına ayrılan
yermiş; şimdi ise, eski geleneğe göre düzenlenerek kış aylarında sabah kahvaltılarının
verildiği yermiş; yazın ise, sabah kahvaltılarını bahçede veriyorlarmış. Harem
dairesini ertesi günü sabah gelen hizmetkâr ile gezdim; üç ayrı odadan
ibaretti, tabii, şimdi bu odalar otel odaları; ama konağın tümünün eşya ve
işlemeleri ve her tür düzenekleri eski Türk aile yaşamındaki gibiydi. Üçüncü
kattaki kapıdan toplantı ya da kabul salonu anlamındaki, görkemli, geniş bir
salona giriliyordu. Salonun uzun kenarından biri sokağa, kısa kenarından biri
de bahçeye bakıyordu. Salonun diğer kenarlarında dört kapı vardı; kapıları tek
tek açtım, salondan girilen ya da şöyle diyebilirim; salona açılan dört ayrı
odaydı. Her halde odalardan biri Akşemseddin Hazretleri’nin odasıydı, diğerleri
ise itibarlı konuklara ayrılmış olmalıydı, diye düşündüm. Tabii, şimdi pırıl
pırıl otel odalarıydı. Geniş salonun çevresi o yılların gelenek ve
göreneklerine göre sedirlerle çevriliydi, sedirlerin üstünde uçları dantelli
beyaz örtüler vardı; keza sedir ve köşe yastıkları da ince oyalı, sanat eseri
anlamında işlemeli örtülerle kaplıydı. Burada bir süre oturdum, salonun
bütününü oturduğum yerden tekrar inceledim; daha doğrusu o ortamda yaşamaya
çalıştım. Orta yerde pirinçten kocaman altın gibi parıldayan mangal vardı. Tam
karşımda, eski usul camlı dolabın yanındaki masada kocaman bir semaver vardı.
Sedirlerle mangalın arasındaki büyük alanda, iki ayrı yerde, büyük boy iki
bakır yemek tepsisi vardı. Daldım gittim, haydi hayırlısı dedim; ama
acıkmıştım, her ne kadar burası tekmil bir konak ise de şu an konakta benden
başka ne in vardı ne de cin; pardon benden başka insan olmadığı kesin; ama in
cin var mıydı, yok muydu bilemem. Her ne hâl ise, sonuçta açıkmış olduğum için
dalıp gitme duygusunda başarılı olamadım. Ziller çalıyordu midemde, sabah
kahvaltısından bu yana bir şey yememiştim: Fado ile dokuzuncu senfoni ve
Vivaldi'nin konçertoları ruhları doyuruyordu; ama karınları doyurmuyordu.
Çıktım sokağa, dedim ya, avuç içi kadar bir yer; beş on dakika sonra bir
lokanta buldum. Sıcak bir çorba iyi geldi. Yemekler tükenmişti; ızgara yapalım,
dediler. Öyle yaptık. Bir dilim ekmek, bir küçük kavanoz yoğurt aldım ve konağa
geri döndüm.
Taşınabilir bilgisayarım yanımdaydı, onu aldım, Akşemseddin
Hazretleri’nin konuklarıyla görüşüp konuştuğunu düşlediğim haşmetli salona
girdim; saat 21’di.. Dosyamdaki şiirlerimi gözden geçiriyordum, geç olmuştu..
Bir süre sonra düşler ülkesine doğru yola çıktım; bir dize üstünde çok
düşündüm, sonunda başımı ekrandan kaldırdım, baktım, Akşemseddin Hazretleri
Kuran okuyordu, gece yarısı olmuştu, daha doğrusu sabaha az kalmıştı, odama
çekilmek için izin istedim. “Rahatına bak evlat benim şu ‘hatim’i bitirmem
gerekli,” dedi. Gittim yattım.
Göynük, dağların arasında, üç yönlü vadide kurulu güzel bir ilçe...
Dağların daha yüksek tepelerinden gelen kaynak suları, kar suları, gürül gürül
akarak kasabayı güzelleştiriyor diyeceğim; ama bu söylem pek doğru olmaz; çünkü
akan sular bulanık, daha da kötüsü; hayretler içinde kaldım; genel tuvalet
kasabanın göbeğindeki derenin üstündeydi. Sokak ve caddelerde kanalizasyon
varlığını işaret eden bir rögar kapağı göremedim. Acaba evlerin atıkları, diye
düşündüm; bir yanıt bulamadım.
Evlerin tümünün eski mimari özelliklerini koruduklarını gördüm, çok
sevindim; tamamına yakını bakımlıydı; bu özen keşke derelere karşı da
gösterilseydi..
Akşemseddin Hazretleri’nin türbesini ziyaret ettim. Allah kabul etsin;
onun için bildiğim birkaç dua okudum.
Göynük’te ikinci günümün öğleden sonrasını çevredeki köy yollarında geçirdim.
Gördüğüm vadilerin ve çevre yeşilliğinin hayranı oldum. Sık sık durdum, baharda
açan çiçekleri yakından görmeye çalıştım, onların resimlerini çektim. Bu
duruşlarımda ora yerlilerinin otomobilleriyle geçişleri oluyordu; her halde
plakayı görüp bir yabancı, diyorlardı. Korna çalarak selam veriyorlar ya da
durup bir ihtiyacım olup olmadığını soruyorlardı. Bu sıcak yaklaşım,
Anadolu’nun halen yaşayan güzelim insancıllığının örneğiydi. O güne kadar
akşamın oluşunu, gün batımını; denizde, gölde, İstanbul Boğazı’nda, hatta yurt
dışında çok izlemiş ve o anları fotoğraf kareleriyle tespit etmiştim: İlk kez
bir dağ tepesinden vadiyi izleyip karşı dağın tepelerinden güneşin batışını
fotoğrafladım ve bir başka mutluluğu yaşadım.
Akşam yemeğini, bu akşam bir başka lokantada yedim; o lokantada Göynük’e
özgü birkaç yemek yanında, hepimizin bildiği, Anadolu’nun ortak güzel yemekleri
de vardı; rica ettim; iki tabağa yarımşardan dört çeşit koydular. Boğazına
düşkün bir adam değilim, bana bir kâse yoğurt da yeter; ama yöresel yemekleri
tadıp damak zevkiyle ilgili fikir sahibi olmak da güzeldi.
İkinci gecemde odamdan çıkmadım, kitap okudum.
Üçüncü günümün gündüzü de ikinci günümün benzeriydi; ama zamanımı daha
çok, güzel bir pastanede, çay içip taze ve güzel çöreklerden yerken yanımdaki
şiir kitaplarından şiirler okuyarak geçirdim.
Akşam; konakta, şirin odamda
otururken zihnim yüzlerce yıl öncesine gitti ve kendime sordum, “O günlerin
benzerini ben de yaşayabilir miyim,” diye. İlk gece, şöyle bir aşina olur gibi
olmuştum ya, bu gece belki şansım açılabilir, diye düşünüyordum. Aradan çok
zaman geçmedi, halayıklardan birisi geldi, “Hoca Efendi seni yemeğe bekler,”
dedi. Kalktım, Akşemseddin Hazretleri’nin muhteşem salonuna girdim, bir köşeye
oturdum. Kısa bir süre sonra, odasından çıktı; uzun aksakalı vardı, giysileri
pırıl pırıldı, belki Hint ipeğinden bir dokumaydı; elinde gül ağacından bastonu
vardı; ayağa kalktım temennayla selamlayıp karşıladım, sağ elini yüreğinin
üstene götürerek selamımı kabul etti. Önümden geçerek karşı sedirin tam
ortasına oturdu; daima öyle yaparmış.. O, izin vermeden konuşmaya
başlayamazdım, beni fazla bekletmedi. Bir yandan da halayıklar sofrayı
hazırladılar ve Hoca Hazretleri’ne başka emirleri olup olmadığını sordular;
eliyle bir işaret yaptı, halayıklar çekildi, kapının dibinde birisi kaldı ve
ayakta bekledi. Sofrada kuş sütü hariç her şey vardı. Hoca Hazretleri, “Sofraya
buyur evlat,” dedi. Sofraya karşılıklı oturduk. Hoca Hazretleri işaret ettikçe
kapı dibinde bekleyen halayık sofradakini kaldırıyor, aynı anda kapı açılıyor,
diğer halayıklar diğer yemekleri getiriyorlardı. Uzun süre sofra başında
kaldık. Yemek sonrasında sade kahveyle birlikte nargile içtik. Çok zaman geçti;
geçen süre içinde durmadan konuştuk; o bir şeyler sorarak bugünü anlamaya
çalışıyordu; ben de ona birçok şey sorarak geçmişi ve yaşamın sırlarını ondan
öğrenmeye çalışıyordum. Sonunda korktuğum başıma geldi, “Ya ülkemiz,” dedi; kem
küm ederek anlatmaya çalıştım. Çok üzüldü, verdi veriştirdi; ben ise adeta yok
olmuştum utancımdan! Hoca Efendi Hazretleri anladı halimi: “Evlat odana
çekilebilirsin,” dedi. Kalktım, onu selamladım ve arkamı dönmemeye çalışarak
salondan çıktım ve gözyaşlarım seller gibi akarken odama girip şu dizeleri
yazdım:
Akşemseddin
Göynük’e gitmeye karar verdim:
Düştüm yollara; dağ dere tepe aştım
Yol bilmem, iz bilmem; Göynük nire
Onu da bilmem!
Sora sora buldum sonunda dağın tepesinde…
Otelci, beyim yerim yok, dedi
Ak saçlarıma baktı baktı;
Al şu anahtarları dedi, konağın anahtarları;
bak odalara, dilediğinde kal...
Ancak, harem dairesine ilişme!..
Konak nerede dedim:
Üç yüz metre yürü, dön sola,
orada Akşemsettinoğlu Konağı, dedi.
Konağın kapısını açtım
Harem dairesine ilişmeden
Gezdim odaları tek tek;
Yerleştim birine.
Konakta, benden gayri; in cin top atıyordu.
Konak on altıncı yüz yılı yaşıyordu:
Küçük salonda, soy ağacını inceledim;
Köklerini salan Fatih Sultan Mehmet’in hocasıydı..
Büyük salon görülmeye değerdi:
Giriş kapısı dışında, dört kapı daha vardı;
Biri Akşemseddin Hazretleri’nin
Üçü özel konuk odalarının kapılarıydı
ben de sağ köşedeki odaya yerleştim.
Salonda birçok pencere vardı, perdeleri ipektendi,
Yerde kocaman Acem halısı seriliydi.
Kapıların iki yanı birer minder ve yastıkla
Dört duvarın her yanı sedir ve sedirin üstü
ve arkası işlemeli minder ve yastıklarla
donatılmıştı.
Orta yerde kocaman pirinçten ayaklı mangal
Bir köşede altın sarısı gibi parıldayan semaver
İki tane de, yemekler için, büyük bakır tepsi vardı.
Üçüncü gün, akşam olmuştu, kapım çalındı, gel dedim;
Arap halayık, Hoca Efendi yemeğe bekler, dedi.
Bekletmedim, temennadan sonra
işaret edilen yere, karşısına oturdum.
Yedik içtik, daldan dala konduk;
ibrikli halayıklar su döktü, elimizi yıkadık
Ve sonra kahvelerimizle nargile içtik.
Bir yandan…
Fatih Sultan Mehmet’i anlattı, sırlar verdi bana
Ben de bugünün sultanlarını anlattım:
Ermeni Sultanı’ndan, Kürt Şeyhi’nden derken
Geldik Obama’ya; sus, bu kadar yeter, dedi:
Ya Sultan Mehmet duyarsa,
Ayrı devirlerin adamlarıyız amma..
Bir de Mustafa Kemal duyarsa,
o zaman siz, bırakın bu dünyayı
öbür dünyada bile bulamazsınız yatacak yer, dedi.
Hoca dedik sofrasına oturduk, güya yedirdi içirdi,
Sonunda, işte böyle, dövmekten beter etti:
Yok efendim Sultan Mehmet’le İstanbul’u küffardan
Bunun için mi almışlarmış;
Yok efendim Mustafa Kemal ve onun askerleri
bunun için mi savaşıp kovmuşlarmış düşmanı.
Ağlamaya başladım, gözyaşlarım seller gibiydi,
Hançeri sapladı göğsümün orta yerine ve noktayı
koydu:
Sizler ne biçim adamlarsınız, emanete hıyanetlik
olur mu? Dedi.
Üstüne üstlük, bir de, tuh size, demez mi!
Yedirdiklerini boğazıma dizdi bir bir;
Utandım, ağlayarak gittim odama, Arap halayık bile
acımadı halime: Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte:











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder