28 Aralık 2013 Cumartesi

Merdivenler








 Renoir
Erkan Yukarıoğlu

5 - M e r d i v e n l e r




          Her yol Roma’ya çıkar misali, Tünel Meydanı’ndan Şişhane’ye bir çok yol vardır; paşa gönlün bilir gibi bir şey!.. Bugün Ağustos 2010 Salı, aldım başımı gidiyorum; daima böyle yaparım, başımı alıp giderken aklım başımın içindedir; zihnim, belleğim; velhasıl bu kapsamda ne varsa hepsi başımla beraberdir. Hani, bazı uzmanlar özellikle tatile giderken, “Her şeyi zihninizde taşıyarak gitmeyin” derler ya ben bu öneriyi aptalca bulurum: O zaman BEN ben olamam ki! Ne demiştim? Aldım başımı gidiyorum! Nereye olduğunu ben de bilmiyorum; ayaklarım beni çoğu akşam Şişhane’ye indiğim İETT binasının yanındaki sokağa yöneltir; bu akşam gene aynı durum… Zihnim, ne bileyim ben belki aklım; işte onlardan biri veya hepsi, hiç itiraz etmedi. İtiraz yoksa her şey yolunda demektir! Baksanıza etkili ve de yetkili kişi itiraz olasılığını hesap ederek bas bas bağırıyor; itiraz edeni yakarım, misali!
          Dolaşıp inmek istediğim yol; eski yıllarda Şişhane’den Taksim’e gitmek için hareketli her varlığın İstiklal Caddesi’ne çıkış yoluydu. Ben şimdi çıkmıyorum ineceğim Şişhane’ye.. İETT binasının arkasındaki sokağı bu yola bağlayan merdivenler var…

          Son iki yıldır bu merdivenler başımın belası…

          Yazıhaneye gitmek için öğle saatlerinde evden çıkınca Tünel Meydanı’na taksiyle çıkarken bu merdivenlere ve sağındaki solundaki binalara mutlak bakarım. Binaların duvarlarında bir gecede çizili veren modern resimler; adı her ne ise işte ondan vardır. Çoğu kez merdivenlerde oturan üç beş genç kızlar erkekler de vardır. Öğle saatlerinde burada oturan gençler, civardaki okullardan çıkıp servis bekleyen, bazıları da babasının şoförünü bekleyen öğrencilerdir. Her zaman hallerinden bellidir; gırgır şamata… Bazı manzaralara tanık olmak ise gülümseticidir: Liseli kızlardan bazıları, gençliğin ilk yıllarındaki pürüzsüz bacaklarının uygun gördükleri kadarını gösterme duygusuyla olmalı ki, okulda dizlerinin altında olan eteklerini merdivenlerin tepesinde ya da herhangi bir basamağında bellerinden yukarı çekip kıvırarak, olmadıysa birkaç kez kıvırıp dizlerinden bir karış yukarıya çektikten sonra oturuyorlardı. Bu etek operasyonları bir yönüyle ilginçti, bir başka yönüyle komikti! Erkekler çoğu kez etek operasyonuna, bıyıkları olmasa da bıyık altından gülüyor gibiydiler. Erkeklerin utangaç olanları ise başlarını öne eğiyordu. Bıyık altından gülen erkek öğrencilerin sigara yakıp içlerine çekerken ki halleri kızların içgüdüsel hareketlerinden daha komikti. Sigaralı ellerini nereye koyacaklarını adeta şaşırıyorlardı. Bu şaşkınlık içinde derin nefes çekince bu kez şiddetli öksürüğe kapılıyorlardı. Ne olursa olsun gençlik güzeldi! 

          Akşamları ise, daha çok, işten çıkan, kızlı erkekli işçi gençleri görmek olasıydı. Çoğunun ellerinde bira kutuları oluyordu. Birbirleriyle durmadan konuşuyorlardı. Ellerinde bira kutularıyla durmadan konuştuklarına göre yukarıda değindiğim liseliler gibi “memleketi kurtarmakla” galiba pek ilgileri yoktu: Gırgır şamata; çok görmemek gerekirdi! Ama devir değişir, bir gün birileri ahlak adına etek boyunu sorgularsa ve yine bir gün ahlak zabıtaları sokakta elinizde bira içemezsiniz derse, hele kadın olanlara bu yakışıksızlığı daha acımasız yöntemlerle öğretirlerse hangi ülkede yaşamakta oldukları konusunda düş görmeye hak kazanmışlar demektir.

          Ahkâm kesmek ne kadar kolay değil mi? Susmak gibi!

          “Bu merdivenler neden başımın belası kesildi?”

          İki yıllık bir dürtü! Merdivenler, “sen de otur,” diye beni sıkıştırıp duruyor. Yetişme koşullarımız farklı: Bizim gençliğimiz memleketi kurtarma sevdalarıyla dopdolu geçmişti, belki ondan! Halbuki bu memleketi Mustafa Kemal ve onun askerleri kurtarmıştı! Kurtarmak ne kelime şahsiyetli, tam bağımsız bir cumhuriyet kurmuşlar; Türk Devrimi’ni gerçekleştirmişlerdi. Asıl soru şuydu: Emanete sahip çıktık mı? Evlatlarımıza, torunlarımıza her yönden daha da geliştirdiğimiz bir ülke mi bırakıyorduk; yoksa geride elimize yüzümüze bulaştırdığımız bir tablo mu bırakıyorduk? Tabii, bu konu ciltlerle ifade edilebilecek araştırma ürünleriyle ortaya konabilirdi; benim söylediğim de ukalalık işte… 

          Zihnim bu konularla al takke ver külah iken ağır ağır yürümeğe devam ediyordum; merdivenlerin tam önündeydim, duraladım, merdivenin basamaklarına döndüm baktım, kimsecikler yoktu. Basamakların her biri beni çağırıyordu. Beynimin içinde bir yer tempo tutuyordu: “Merdivenlere çık, çık; merdivenlerde otur, otur!..” Birkaç basamak çıktım, galiba üçüncü basamağın sol köşesine oturdum. Neden sol köşesi? Dönek olmadığımı ispat etmek için değil; sağ köşedeki en az yüzyıllık binaya adeta âşık olduğum için. İşte bu benim kusurum olmalıydı; her gördüğüme aşık oluyorum! Yok yok, her gördüğüme değil; kalitesi olana, estetiğe sahip olana! Bu söylediklerim çok sık oluyor; yani ben sık âşık oluyorum, üstelik dönmüyorum da.. Böyle dağa taşa âşık olduğum için karım kızmıyor!
          Sevgili okur, ben bazen böyle konumuzun üstüne limon sıkıyorum; af ola! Bu sokaktan geçtiğim günler bir iki dakikacık bile olsa dönüp merdivenleri ve tarihi binayı seyretmeden geçmiyorum. Şimdi, merdivenlere oturmuşken güzelim yapıyı doyasıya izlemekten başka ne yapacaktım?
          Kısa bir süre sonra merdiven basamaklarından birisi kahkahalarla gülmeye başladı. “Ne gülüyorsun,” dedim. “Hani sen, bu devleti yıkacaktın!” dedi. “Sus lan, bağırma,” diye çıkıştım ve onu susturdum; ama işte o noktaya kafam takılı kaldı. Elimde daima koca çantamı taşırım, heybe misali, merdiven basamakları tempo tutuyordu; “Aç.. Aç.. Aç..” diye. Bağırmışım basamaklara karşı: “Neyi açacağım neyi? Ben Nikol değilim ki, ya da Jennifer!” Basamakların en üstteki ikinci taş, “Çantanı aç, dosyanı çıkar, oku şunu,” dedi. Emir büyük yerden gelmişti; çaresizdim. Demiştim ya, “Bu merdivenler iki yıldır başımın belası,” diye; işte görüyorsunuz, anlıyorsunuz, oturdum başıma çorap ördüm. Açtım çantamı, dosyamı çıkardım, henüz kitaplaşmayan o şiiri buldum ve okudum:


Anarşist ve Sonu


Anarşist olmayı, terörist olmayı
Hiç; ama hiç düşünmedim; fakat
Uzun yıllar önce devleti yıkmayı düşündüm:

İtiraf ediyorum!..

Bizim ilçenin güneyi göl, kuzeyi dağ

Ülkemde;  aç sefil insanlar olmamalıydı,
Çocuklar yalınayak başıkabak dolaşmamalıydı;
İçecek sütleri, oynayacak topları,
Binecek bisikletleri olmalıydı...

İşte, böyle bir devlet düşlüyordum:

Yıkacaktım bu devleti
Kuracaktım gönlüme göre uygun olanı
Eğer bir aksilik çıkarsa
Silahımı alıp
Kuzeydeki dağa çıkacaktım.

İtiraf ediyorum, evet, silahımı alıp dağlara çıkacaktım!

Ben, dağın tepesinde… ordular gelse bile
durduracak güce sahip olacaktım:
Dağın tepesinde; kayaların ardında
çam ağaçlarının arasında olacaktım.

Arkamda dağın tepesi, önümde sarp kayalar..

Ne güzeldi sekiz on yaşlarım:

Dağların tümünün salt benim gördüğüm
Yüzleri sanırdım, arkamı dağa verdim mi
Hayda bre, diyebilirdim!

Dağların, bir de arka yüzü olduğunu,
Tüm varlıkların üç boyutlu olduğunu
öğrenince hesap kitap değişti;
beynimin içinden yüreciğime kadar burkuldum.


2.
Büyüdüm, sadece boyum değil aklımda değişti:
Vatan kahramanı Efsunlu Sarı Paşayı 
Vatanı nasıl kurtardığını öğrendim.
Emperyalistleri nasıl kovduğunu;
Mermi taşıyan analarımızı, ninelerimizi
Ege’nin efelerini, Erzurum’dan başlayıp
İzmit’te düşman kovalayan Kara Fatma’yı
Ayağının çarığıyla ve akşam içtiği hoşafla
Şehit düşen binlerce insanımızı öğrendim.

Tanrı bize akıl verdi
Kemal Paşa yol gösterdi:

Körlerimiz neden çoğaldı Rabbim?..

Utanıyorum dostlar, utanıyorum;
Ya siz, siz de utanıyor musunuz?

Bir görevimiz vardı
Laik demokratik cumhuriyeti
Kemalist devrimleri yaşatmak.

Ben dönmedim, söz veriyorum dönmeyeceğim

Hiç kimse ABD, AB mazeretine,
İşbirlikçiler mazeretine sığınmasın.
Onların görevi Kemalist Devrimleri yıkmak
Laik Cumhuriyeti yok edip hu çekmek…
Bizim görevimiz ise devletimizi
Cumhuriyetimizi yaşatmak.

Nereye geldik?...

Bölün Anadolu’yu diyorlar,
Bırakın Lozan’ı, Sevr’e gelin diyorlar:
Nihayet bakla ağızlarından çıktı;
Her ne kadar görünen köy kılavuz istemiyorsa da!..

Birileri; kardeşlerimiz,
cumhuriyetçi bildiğimiz bazı dindaşlarımız,
liberalliği hıyanetliğin kılıfı sananlarımız;
barış çığlıklarıyla kabadayılık taslayan özgürlükçülerimiz,
kerliferli pamukçuklarımız:
Tezgahı kurmuşlar; al gülüm ver gülüm...

Güvendiğimiz zindeler şamar oğlanına dönmüş
Yüreğim yanıyor, yüreğim yanıyor dostlar.

Büyüdüm, bu yaşa geldim…

Bunca yaştan sonra nasıl çocuk olurum?..
Keşke çocuk olabilseydim
Çember çevirip bilye oynayabilseydim.


          Basamak taşlarından biri durmadan, “Ben gördüm, ben gördüm,” deyip duruyordu. Birkaçı da “Biz de gördük,” diyordu. İşitiyordum elbette; ama gözüm karşımdaki binanın kapısının kemerindeydi, içimden “Ne kadar kusursuz bir kavis verebilmişler,” derken “Ben gördüm, ben gördüm,” diyen “taşa” laf yetiştirdim, “Neyi gördün, neyi?” İçlerinden biri, “Beyim yaşından başından utan,” dedi. Üzüldüm, “Ne yaptım ki?” diye sordum. “Biz aklından geçeni de okuruz, ‘Taş’ dedin,” diye yanıtladı beni. “İyi ama, ben senin yaratılış adını söyledim,” dedim ve devam ettim, “Bütün varlıklar benim kardeşimdir; televizyonlarda sabah akşam dinlediğimiz laf ola beri gele kardeşliği değil, yaratılıştan kardeşiz; insan olan insanlar, atlar, eşekler, kediler köpekler, ağaçlar çimenler, kumlar, taşlar, vesaire!.. Adımızı söylemezsek nasıl anlaşacağız?” Basamaklardan birkaç taş “Doğru söylüyor adam,” dediler. “Ben gördüm,” diyen taş, “Dizelerde Kemal Paşa söylemi var ya, sen Kemal Paşayı görmedin ama ben gördüm,” dedi ve o an karşımdaki âşık olduğum o binanın bütün taşları hep bir ağızdan, “Biz de gördük, biz de gördük,” diyorlar ve bir yandan da el çırpıyorlardı. Görülmeye değerdi doğrusu. Sevinçten göklerde uçabilirdim; ama “oturmalıyım” şimdi, “uçmanın” sırası mı dedim kendime ve “Kemal Paşayı nasıl gördünüz?” diye sordum. En üst basamaktaki granit taş, “Çok gördük beyim çok, hangisini anlatalım ki,” dedi. Karşımdaki binanın balkon taşlarından biri ona, “Dur, ben köşkten kaçtığı geceyi anlatacağım,” dedi. “Yılı her ne idiyse,” diyerek başladı: “Kemal Paşa Florya Köşkü’ndeymiş; duyardık, halkıyla birlikte yüzmeyi çok severmiş, böyle mutlu olduğu bir günün akşamında mutluluğunu sürdürmek istemiş; ama kurallar canını sıkıyormuş, yaverlerinden birisiyle anlaşıp köşkten kaçmış, Paşamız Beyoğlu’na gelecek… Köşk yolunun biraz ilerisinde otomobili onu bekleyecekmiş, her şey yolunda gitmiş, binmiş otomobiline, şoförüne Beyoğlu’na demiş. O zaman başka bir yol yoktu, işte buradan bizim önümüzden geçti; daima olduğu gibi onu ellerimiz patlarcasına alkışladık; başını hafifçe çevirdi, sol elini büyük bir nezaket içinde hafifçe kaldırdı; selamımızı almış ve bize selam veriyordu; unutulur mu hiç!” Dedi. “Sen canını sıkma, insanoğlusun bilmez misin,” diyerek beni rahatlatmaya çalıştı.     
          Taşların, “Unutulur mu hiç!” deyişleriyle birlikte boğazıma sanki kırk düğüm atıldı. Kendimi tutmaya çalıştım; ama başaramadım hüngür hüngür ağlıyordum artık.. Merdiven basamaklarındaki bazı taşlar, “Bu adam niye ağlıyor?” diye birbirlerine soruyorlardı; çoğunluğu olayın farkındaydı; “zaten patlamaya hazırdı,” diye düşünüyorlardı. İçlerinden biri, “Sıkmayın amcayı,” dedi ve hepsi sustu. Yalnız, karşımdaki binanın taşları, “Biz biliyoruz, bizim evin içinde televizyon denen bir aygıt var koca koca adamlar neler söylüyor neler,” dedi. Merdivenlerin basamak taşları hep bir ağızdan, “Anlat, anlat” dediler. Binanın taşlarından biri, “Hani darbeler, planlar, balyozlar, kozmik odalar falan var ya ve bir de hani bir hanım kişi ‘bu orduyu lağvedip yenisini kurmak gerekli’ demişti ya… Bir adam, ‘Orduların çivisinin çıkışı 1876 yılında II. Mahmut’un Osmanlı Ordusu’nu dağıtıp nizamı cedid adı altında yeni bir ordu kurmasıyla başlamıştır; idareye el koymalar, hükümetlerin işlerine karışmalar böyle başlamıştır,’ diyordu ya.. Bunun gibi!” dedi.
           “Bu adam niye ağlıyor?” diye soran merdivenin basamak taşları ve bina taşlarından birinin bu açıklamasından sonra; hepsi, “Amca ağlamakta haklı; ama çözüm değil!” Dediler. İçlerinden bir taş Özakman’ın Cumhuriyet kitabından bir öykü anlattı: “Balkan yenilgilerinden sonra; yüzlerce yıllık toplumsal yaşamın ardından anayurtlarına dönüş için yollara düşen Türk aileleri Anadolu’nun çeşitli kasabalarına gelip yerleşiyorlarmış… Kurtuluş Savaşı’nda yenik düşen Yunan denize ulaşmak için kaçıyormuş... Türk askerleri onları yalın ayak başıkabak; ama büyük bir cesaretle kovalıyormuş; Başkomutan Mustafa Kemal Paşa “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz, ileri” demiş… Türk birliklerinden birisi bir kasabadan geçerken yaşlı bir kadın birliğin önüne atılmış ve komutana, Rumeli’den geldiğini, gelirken Allah’tan tek dileğinin ‘ölmeden önce’ Türk Orduları Sancağı’nın altındaki topraklarda yatacağını duyumsamak olduğunu gözyaşlarıyla anlatmış. Komutan, anası saydığı bu kadını yolun kenarına oturtmuş ve birliğine emir vermiş: Birliğin sancağı korunağından derhal çıkarılmış, sancak sancaktarın elinde, tabii olarak en önde, arkasında bando takımı ve askerler merasim geçişini ‘Analarının’ önünden geçerek, onu selamlayarak tamamlamışlar. Yaşlı kadın dileğini kabul edip bu günleri gösteren Allah’ına şükretmiş.”
          Bu öyküyü anlatan taş, “İşte Türk anası ve Türk ordusu bu,” diye sözünü tamamladı. Bu adam niye ağlıyor diyen taş haykırdı: “Ben taşım, benim bile yüreğim var!”










1 yorum:

Unknown dedi ki...

Sayin Erkan abi,
Önce şunu söyleyeyim, merdivenleri ilk boyayan kişi benim çok yakin arkadaşımın. Ama sizin merdivenler öykünün çok güzeldi. Duygulanarak okudum.
Kemalist devrimleri devam ettirme konusunda sizinle fikir ayrılığı var gibi.Ama amaç bir olunca tabiiki birleşecek. Köyceğiz hikayesini "Dünyanın en güzel hanımına da"hurmetlerimle.