Renoir
Erkan Yukarıoğlu
5 - M e r d i v e n l e r
Her
yol Roma’ya çıkar misali, Tünel Meydanı’ndan Şişhane’ye bir çok yol vardır;
paşa gönlün bilir gibi bir şey!.. Bugün Ağustos 2010 Salı, aldım başımı
gidiyorum; daima böyle yaparım, başımı alıp giderken aklım başımın içindedir;
zihnim, belleğim; velhasıl bu kapsamda ne varsa hepsi başımla beraberdir. Hani,
bazı uzmanlar özellikle tatile giderken, “Her şeyi zihninizde taşıyarak
gitmeyin” derler ya ben bu öneriyi aptalca bulurum: O zaman BEN ben olamam ki!
Ne demiştim? Aldım başımı gidiyorum! Nereye olduğunu ben de bilmiyorum;
ayaklarım beni çoğu akşam Şişhane’ye indiğim İETT binasının yanındaki sokağa
yöneltir; bu akşam gene aynı durum… Zihnim, ne bileyim ben belki aklım; işte
onlardan biri veya hepsi, hiç itiraz etmedi. İtiraz yoksa her şey yolunda
demektir! Baksanıza etkili ve de yetkili kişi itiraz olasılığını hesap ederek
bas bas bağırıyor; itiraz edeni yakarım, misali!
Dolaşıp inmek istediğim yol; eski yıllarda Şişhane’den Taksim’e gitmek
için hareketli her varlığın İstiklal Caddesi’ne çıkış yoluydu. Ben şimdi
çıkmıyorum ineceğim Şişhane’ye.. İETT binasının arkasındaki sokağı bu yola
bağlayan merdivenler var…
Son
iki yıldır bu merdivenler başımın belası…
Yazıhaneye gitmek için öğle saatlerinde evden çıkınca Tünel Meydanı’na
taksiyle çıkarken bu merdivenlere ve sağındaki solundaki binalara mutlak
bakarım. Binaların duvarlarında bir gecede çizili veren modern resimler; adı
her ne ise işte ondan vardır. Çoğu kez merdivenlerde oturan üç beş genç kızlar
erkekler de vardır. Öğle saatlerinde burada oturan gençler, civardaki
okullardan çıkıp servis bekleyen, bazıları da babasının şoförünü bekleyen
öğrencilerdir. Her zaman hallerinden bellidir; gırgır şamata… Bazı manzaralara
tanık olmak ise gülümseticidir: Liseli kızlardan bazıları, gençliğin ilk
yıllarındaki pürüzsüz bacaklarının uygun gördükleri kadarını gösterme
duygusuyla olmalı ki, okulda dizlerinin altında olan eteklerini merdivenlerin
tepesinde ya da herhangi bir basamağında bellerinden yukarı çekip kıvırarak,
olmadıysa birkaç kez kıvırıp dizlerinden bir karış yukarıya çektikten sonra
oturuyorlardı. Bu etek operasyonları bir yönüyle ilginçti, bir başka yönüyle
komikti! Erkekler çoğu kez etek operasyonuna, bıyıkları olmasa da bıyık
altından gülüyor gibiydiler. Erkeklerin utangaç olanları ise başlarını öne
eğiyordu. Bıyık altından gülen erkek öğrencilerin sigara yakıp içlerine
çekerken ki halleri kızların içgüdüsel hareketlerinden daha komikti. Sigaralı
ellerini nereye koyacaklarını adeta şaşırıyorlardı. Bu şaşkınlık içinde derin
nefes çekince bu kez şiddetli öksürüğe kapılıyorlardı. Ne olursa olsun gençlik
güzeldi!
Akşamları ise, daha çok, işten çıkan, kızlı erkekli işçi gençleri görmek
olasıydı. Çoğunun ellerinde bira kutuları oluyordu. Birbirleriyle durmadan
konuşuyorlardı. Ellerinde bira kutularıyla durmadan konuştuklarına göre
yukarıda değindiğim liseliler gibi “memleketi kurtarmakla” galiba pek ilgileri
yoktu: Gırgır şamata; çok görmemek gerekirdi! Ama devir değişir, bir gün birileri
ahlak adına etek boyunu sorgularsa ve yine bir gün ahlak zabıtaları sokakta
elinizde bira içemezsiniz derse, hele kadın olanlara bu yakışıksızlığı daha
acımasız yöntemlerle öğretirlerse hangi ülkede yaşamakta oldukları konusunda
düş görmeye hak kazanmışlar demektir.
Ahkâm kesmek ne kadar kolay değil mi? Susmak gibi!
“Bu
merdivenler neden başımın belası kesildi?”
İki
yıllık bir dürtü! Merdivenler, “sen de otur,” diye beni sıkıştırıp duruyor.
Yetişme koşullarımız farklı: Bizim gençliğimiz memleketi kurtarma sevdalarıyla
dopdolu geçmişti, belki ondan! Halbuki bu memleketi Mustafa Kemal ve onun
askerleri kurtarmıştı! Kurtarmak ne kelime şahsiyetli, tam bağımsız bir
cumhuriyet kurmuşlar; Türk Devrimi’ni gerçekleştirmişlerdi. Asıl soru şuydu:
Emanete sahip çıktık mı? Evlatlarımıza, torunlarımıza her yönden daha da
geliştirdiğimiz bir ülke mi bırakıyorduk; yoksa geride elimize yüzümüze
bulaştırdığımız bir tablo mu bırakıyorduk? Tabii, bu konu ciltlerle ifade
edilebilecek araştırma ürünleriyle ortaya konabilirdi; benim söylediğim de
ukalalık işte…
Zihnim bu konularla al takke ver külah iken ağır ağır yürümeğe devam
ediyordum; merdivenlerin tam önündeydim, duraladım, merdivenin basamaklarına
döndüm baktım, kimsecikler yoktu. Basamakların her biri beni çağırıyordu.
Beynimin içinde bir yer tempo tutuyordu: “Merdivenlere çık, çık; merdivenlerde
otur, otur!..” Birkaç basamak çıktım, galiba üçüncü basamağın sol köşesine
oturdum. Neden sol köşesi? Dönek olmadığımı ispat etmek için değil; sağ
köşedeki en az yüzyıllık binaya adeta âşık olduğum için. İşte bu benim kusurum
olmalıydı; her gördüğüme aşık oluyorum! Yok yok, her gördüğüme değil; kalitesi
olana, estetiğe sahip olana! Bu söylediklerim çok sık oluyor; yani ben sık âşık
oluyorum, üstelik dönmüyorum da.. Böyle dağa taşa âşık olduğum için karım
kızmıyor!
Sevgili okur, ben bazen böyle konumuzun üstüne limon sıkıyorum; af ola!
Bu sokaktan geçtiğim günler bir iki dakikacık bile olsa dönüp merdivenleri ve
tarihi binayı seyretmeden geçmiyorum. Şimdi, merdivenlere oturmuşken güzelim
yapıyı doyasıya izlemekten başka ne yapacaktım?
Kısa
bir süre sonra merdiven basamaklarından birisi kahkahalarla gülmeye başladı.
“Ne gülüyorsun,” dedim. “Hani sen, bu devleti yıkacaktın!” dedi. “Sus lan,
bağırma,” diye çıkıştım ve onu susturdum; ama işte o noktaya kafam takılı
kaldı. Elimde daima koca çantamı taşırım, heybe misali, merdiven basamakları
tempo tutuyordu; “Aç.. Aç.. Aç..” diye. Bağırmışım basamaklara karşı: “Neyi açacağım
neyi? Ben Nikol değilim ki, ya da Jennifer!” Basamakların en üstteki ikinci
taş, “Çantanı aç, dosyanı çıkar, oku şunu,” dedi. Emir büyük yerden gelmişti;
çaresizdim. Demiştim ya, “Bu merdivenler iki yıldır başımın belası,” diye; işte
görüyorsunuz, anlıyorsunuz, oturdum başıma çorap ördüm. Açtım çantamı, dosyamı
çıkardım, henüz kitaplaşmayan o şiiri buldum ve okudum:
Anarşist ve Sonu
Anarşist olmayı, terörist olmayı
Hiç; ama hiç düşünmedim; fakat
Uzun yıllar önce devleti yıkmayı düşündüm:
İtiraf ediyorum!..
Bizim ilçenin güneyi göl, kuzeyi dağ
Ülkemde; aç
sefil insanlar olmamalıydı,
Çocuklar yalınayak başıkabak dolaşmamalıydı;
İçecek sütleri, oynayacak topları,
Binecek bisikletleri olmalıydı...
İşte, böyle bir devlet düşlüyordum:
Yıkacaktım bu devleti
Kuracaktım gönlüme göre uygun olanı
Eğer bir aksilik çıkarsa
Silahımı alıp
Kuzeydeki dağa çıkacaktım.
İtiraf ediyorum, evet, silahımı alıp dağlara
çıkacaktım!
Ben, dağın tepesinde… ordular gelse bile
durduracak güce sahip olacaktım:
Dağın tepesinde; kayaların ardında
çam ağaçlarının arasında olacaktım.
Arkamda dağın tepesi, önümde sarp kayalar..
Ne güzeldi sekiz on yaşlarım:
Dağların tümünün salt benim gördüğüm
Yüzleri sanırdım, arkamı dağa verdim mi
Hayda bre, diyebilirdim!
Dağların, bir de arka yüzü olduğunu,
Tüm varlıkların üç boyutlu olduğunu
öğrenince hesap kitap değişti;
beynimin içinden yüreciğime kadar burkuldum.
2.
Büyüdüm, sadece boyum değil aklımda değişti:
Vatan kahramanı Efsunlu Sarı Paşayı
Vatanı nasıl kurtardığını öğrendim.
Emperyalistleri nasıl kovduğunu;
Mermi taşıyan analarımızı, ninelerimizi
Ege’nin efelerini, Erzurum’dan başlayıp
İzmit’te düşman kovalayan Kara Fatma’yı
Ayağının çarığıyla ve akşam içtiği hoşafla
Şehit düşen binlerce insanımızı öğrendim.
Tanrı bize akıl verdi
Kemal Paşa yol gösterdi:
Körlerimiz neden çoğaldı Rabbim?..
Utanıyorum dostlar, utanıyorum;
Ya siz, siz de utanıyor musunuz?
Bir görevimiz vardı
Laik demokratik cumhuriyeti
Kemalist devrimleri yaşatmak.
Ben dönmedim, söz veriyorum dönmeyeceğim
Hiç kimse ABD, AB mazeretine,
İşbirlikçiler mazeretine sığınmasın.
Onların görevi Kemalist Devrimleri yıkmak
Laik Cumhuriyeti yok edip hu çekmek…
Bizim görevimiz ise devletimizi
Cumhuriyetimizi yaşatmak.
Nereye geldik?...
Bölün Anadolu’yu diyorlar,
Bırakın Lozan’ı, Sevr’e gelin diyorlar:
Nihayet bakla ağızlarından çıktı;
Her ne kadar görünen köy kılavuz istemiyorsa da!..
Birileri; kardeşlerimiz,
cumhuriyetçi bildiğimiz bazı dindaşlarımız,
liberalliği hıyanetliğin kılıfı sananlarımız;
barış çığlıklarıyla kabadayılık taslayan
özgürlükçülerimiz,
kerliferli pamukçuklarımız:
Tezgahı kurmuşlar; al gülüm ver gülüm...
Güvendiğimiz zindeler şamar oğlanına dönmüş
Yüreğim yanıyor, yüreğim yanıyor dostlar.
Büyüdüm, bu yaşa geldim…
Bunca yaştan sonra nasıl çocuk olurum?..
Keşke çocuk olabilseydim
Çember çevirip bilye oynayabilseydim.
Basamak taşlarından biri durmadan, “Ben gördüm, ben gördüm,” deyip
duruyordu. Birkaçı da “Biz de gördük,” diyordu. İşitiyordum elbette; ama gözüm
karşımdaki binanın kapısının kemerindeydi, içimden “Ne kadar kusursuz bir kavis
verebilmişler,” derken “Ben gördüm, ben gördüm,” diyen “taşa” laf yetiştirdim,
“Neyi gördün, neyi?” İçlerinden biri, “Beyim yaşından başından utan,” dedi.
Üzüldüm, “Ne yaptım ki?” diye sordum. “Biz aklından geçeni de okuruz, ‘Taş’
dedin,” diye yanıtladı beni. “İyi ama, ben senin yaratılış adını söyledim,”
dedim ve devam ettim, “Bütün varlıklar benim kardeşimdir; televizyonlarda sabah
akşam dinlediğimiz laf ola beri gele kardeşliği değil, yaratılıştan kardeşiz;
insan olan insanlar, atlar, eşekler, kediler köpekler, ağaçlar çimenler,
kumlar, taşlar, vesaire!.. Adımızı söylemezsek nasıl anlaşacağız?”
Basamaklardan birkaç taş “Doğru söylüyor adam,” dediler. “Ben gördüm,” diyen
taş, “Dizelerde Kemal Paşa söylemi var ya, sen Kemal Paşayı görmedin ama ben
gördüm,” dedi ve o an karşımdaki âşık olduğum o binanın bütün taşları hep bir
ağızdan, “Biz de gördük, biz de gördük,” diyorlar ve bir yandan da el
çırpıyorlardı. Görülmeye değerdi doğrusu. Sevinçten göklerde uçabilirdim; ama
“oturmalıyım” şimdi, “uçmanın” sırası mı dedim kendime ve “Kemal Paşayı nasıl
gördünüz?” diye sordum. En üst basamaktaki granit taş, “Çok gördük beyim çok,
hangisini anlatalım ki,” dedi. Karşımdaki binanın balkon taşlarından biri ona, “Dur,
ben köşkten kaçtığı geceyi anlatacağım,” dedi. “Yılı her ne idiyse,” diyerek
başladı: “Kemal Paşa Florya Köşkü’ndeymiş; duyardık, halkıyla birlikte yüzmeyi
çok severmiş, böyle mutlu olduğu bir günün akşamında mutluluğunu sürdürmek
istemiş; ama kurallar canını sıkıyormuş, yaverlerinden birisiyle anlaşıp
köşkten kaçmış, Paşamız Beyoğlu’na gelecek… Köşk yolunun biraz ilerisinde
otomobili onu bekleyecekmiş, her şey yolunda gitmiş, binmiş otomobiline,
şoförüne Beyoğlu’na demiş. O zaman başka bir yol yoktu, işte buradan bizim
önümüzden geçti; daima olduğu gibi onu ellerimiz patlarcasına alkışladık;
başını hafifçe çevirdi, sol elini büyük bir nezaket içinde hafifçe kaldırdı;
selamımızı almış ve bize selam veriyordu; unutulur mu hiç!” Dedi. “Sen canını
sıkma, insanoğlusun bilmez misin,” diyerek beni rahatlatmaya çalıştı.
Taşların, “Unutulur mu hiç!” deyişleriyle birlikte boğazıma sanki kırk
düğüm atıldı. Kendimi tutmaya çalıştım; ama başaramadım hüngür hüngür
ağlıyordum artık.. Merdiven basamaklarındaki bazı taşlar, “Bu adam niye
ağlıyor?” diye birbirlerine soruyorlardı; çoğunluğu olayın farkındaydı; “zaten
patlamaya hazırdı,” diye düşünüyorlardı. İçlerinden biri, “Sıkmayın amcayı,”
dedi ve hepsi sustu. Yalnız, karşımdaki binanın taşları, “Biz biliyoruz, bizim
evin içinde televizyon denen bir aygıt var koca koca adamlar neler söylüyor
neler,” dedi. Merdivenlerin basamak taşları hep bir ağızdan, “Anlat, anlat”
dediler. Binanın taşlarından biri, “Hani darbeler, planlar, balyozlar, kozmik
odalar falan var ya ve bir de hani bir hanım kişi ‘bu orduyu lağvedip yenisini
kurmak gerekli’ demişti ya… Bir adam, ‘Orduların çivisinin çıkışı 1876 yılında
II. Mahmut’un Osmanlı Ordusu’nu dağıtıp nizamı cedid adı altında yeni bir ordu
kurmasıyla başlamıştır; idareye el koymalar, hükümetlerin işlerine karışmalar
böyle başlamıştır,’ diyordu ya.. Bunun gibi!” dedi.
“Bu
adam niye ağlıyor?” diye soran merdivenin basamak taşları ve bina taşlarından
birinin bu açıklamasından sonra; hepsi, “Amca ağlamakta haklı; ama çözüm
değil!” Dediler. İçlerinden bir taş Özakman’ın Cumhuriyet kitabından bir öykü
anlattı: “Balkan yenilgilerinden sonra; yüzlerce yıllık toplumsal yaşamın
ardından anayurtlarına dönüş için yollara düşen Türk aileleri Anadolu’nun
çeşitli kasabalarına gelip yerleşiyorlarmış… Kurtuluş Savaşı’nda yenik düşen
Yunan denize ulaşmak için kaçıyormuş... Türk askerleri onları yalın ayak
başıkabak; ama büyük bir cesaretle kovalıyormuş; Başkomutan Mustafa Kemal Paşa
“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz, ileri” demiş… Türk birliklerinden birisi bir
kasabadan geçerken yaşlı bir kadın birliğin önüne atılmış ve komutana,
Rumeli’den geldiğini, gelirken Allah’tan tek dileğinin ‘ölmeden önce’ Türk
Orduları Sancağı’nın altındaki topraklarda yatacağını duyumsamak olduğunu gözyaşlarıyla
anlatmış. Komutan, anası saydığı bu kadını yolun kenarına oturtmuş ve birliğine
emir vermiş: Birliğin sancağı korunağından derhal çıkarılmış, sancak
sancaktarın elinde, tabii olarak en önde, arkasında bando takımı ve askerler
merasim geçişini ‘Analarının’ önünden geçerek, onu selamlayarak tamamlamışlar.
Yaşlı kadın dileğini kabul edip bu günleri gösteren Allah’ına şükretmiş.”
Bu
öyküyü anlatan taş, “İşte Türk anası ve Türk ordusu bu,” diye sözünü tamamladı.
Bu adam niye ağlıyor diyen taş haykırdı: “Ben taşım, benim bile yüreğim var!”







1 yorum:
Sayin Erkan abi,
Önce şunu söyleyeyim, merdivenleri ilk boyayan kişi benim çok yakin arkadaşımın. Ama sizin merdivenler öykünün çok güzeldi. Duygulanarak okudum.
Kemalist devrimleri devam ettirme konusunda sizinle fikir ayrılığı var gibi.Ama amaç bir olunca tabiiki birleşecek. Köyceğiz hikayesini "Dünyanın en güzel hanımına da"hurmetlerimle.
Yorum Gönder