Ü Ç Ü N C Ü B Ö L Ü M
B i r k a ç I v ı r
Z ı v ı r *
Renoir
T e c a v ü z
2010
ağustos ayının onu, sıcaklar yönünden havaların çıldırdığı bir gün; bereket
versin odamın kliması sorunsuz çalışıyor, bir gün önceden ertesi günü saat
kaçta çalışmaya başlamasını istiyorsam ayarlıyorum; böylece havaların
sıcaklığını sadece evimle yazıhanem arasındaki yol süresince çekmek durumunda
kalıyorum. Yazıhaneme saat 13.30’da geldim, odam buz gibi, gazeteyi açtım,
haberlere göz attıktan sonra her gün okumayı adet edindiğim köşe yazarlarını
okudum; onları atlamamaya özen gösteririm; belgesiz yazmazlar, önce araştırır
soruştururlar, hatta konusu görülebilecek bir nesne ise görüp tam fikir sahibi
olduktan sonra kimseden korkmadan yazarlar. Bu satırları okuyanlar “korkmadan”
sözcüğüne takılabilirler. Anlı şanlı kimi yazarların iktidardan korkularına
otokontrol adını verip TV’lerde esip gürlediklerini düşünürlerse eğer;
“korkmadan” sözcüğünün burada tam yerine oturduğunu düşüneceklerdir. Her neyse,
bizim konumuz başka; o yazarımız zaman zaman, daha doğrusu konusu gereği bir
kadından söz edecekse ve eminim o kadın “bir içim su” ise; dikkat edin ben “bir
içim su” dedim, tabii her babayiğidin yoğurt yiyişi farklıdır, o yazarımız
“ilik gibi” diye bir tanımlamayla anlatır.
Beğendiği kadınları ilik gibi tanımıyla anlatan ve siyasal
eleştirileriyle daima göz dolduran bu yazarımızı okuduktan sonra yazılarıma
devam etmek için masama oturdum; bir şeyler yazıyorum; uzun süre geçti, sanırım
saat 17.30 civarıydı; kapım üç kez çalındı, “Buyurun,” dedim. Kapı açıldı; uzun
boylu, oldukça genç, bilemiyorum belki yirmi dört, yirmi beş yaşlarında,
oldukça güzel, siyah saçlı, alımlı çalımlı biri… “Erkan Bey’i aramıştım,” dedi.
“Buyurun, ben Erkan,” dedim.
“Girebilir miyim?”
“Elbette!”
Masamın önünde misafirlerim için iki kolduk vardır, salon diye
adlandırdığım bölümde ise başka koltuklar var; ama ben tanıdıklarıma salon
koltuklarının birini işaret ederim, tanımadığım ya da şöyle bir uğrayanlara
masamın önündeki koltuklardan birini işaret ederek karşılarındaki koltuğa da
kendim geçerim. Bu alışkanlığımla bayana masamın önündeki koltuğu işaret ederek
çalışma koltuğumdan kalktım hoş geldiniz diyerek elini sıktıktan sonra
karşısındaki koltuğa oturdum.
Tokalaşırken, “Ben Ceyda,” diye kendini tanıttı. Oda kapısından içeri
girişiyle, masamın önüne doğru yürüyüşüyle, gösterdiğim koltuğa oturuşuyla ilgi
çeken biriydi. Bu kısa süre içinde aklımdan biraz önce beğeniyle sözünü ettiğim
yazar geçti: Bu kadın onun deyimiyle ilik gibiydi; ben, bir içim su demeyi
yeğliyorum.
Ceyda; siyah saçlı, ela gözlü, güneş yanığı tenliydi, herhalde bir seksen
boylarındaydı. Saçları lüle lüle ayrı sütunlar gibi omuzlarına kadar
uzanıyordu. Güzellikte Deniz Akkaya’nın önünde gibi bir imaj geçti zihnimden.
Kısa sürede gözlerimin beynime yolladığı sinyaller ise şöyleydi: Sırım gibi,
bir başka değişle safkan İngiliz kısrağı gibi; canlı, diri, güçlü görünüyor.
Cildi adeta parıldıyordu. Üstünde ipek olduğunu sandığım uçuk pembe bir giysi
vardı, göğüs dekoltesi o denli ileriydi ki, ipek giysinin sağ ve sol
kesimlerinin birleştiği yerin oluşturduğu V neredeyse göbeğine ulaşmış gibiydi,
böyle olunca memelerinin ucu görünecekmiş gibi duruyordu. Giysinin ön bölümü,
arkasına, göğsü üstündeki incecik üçgen uçun arkaya devam edip boynana
asılmasından ibaretti. Koltuğa otururken eteğini büyük bir özenle iki elinin parmak uçlarıyla tutup
yukarıya çekerken aynı anda oturdu.
* * *
-
Buyurun Ceyda Hanım, sizi dinliyorum.
-
Erkan Bey, ben bir süredir iş adamı (…) ile arkadaştım.
Her
halde, sabırla dinlemem ya da bana ne deyip kısa yoldan konuşmayı bitirmem
gerekliydi. Kendi kendime, “Dur, acele etme, kapının çalınmasından itibaren
daha iki dakika geçti,” dedim. Konuşmaya devam etmesini bekledim.
Bir
süre sonra:
-
Geçen hafta bu ahlaksız adam bana tecavüz etti, dedi.
-
Ceyda Hanım, geçmiş olsun.
-
Ama bana tecavüz etti!..
Yüzüne baktım; yüz hatlarında, gözlerinde üzüntünün, maruz kaldığı
olayın etkisiyle oluşabilecek utanç duygusunun, durumun yaratabileceği
sıkıntının ufacık bir izine rastlayamadım; tabii ben psikolog, psikiyatr; ne
bileyim, işte öyle bir şey de değilim!
-
Neden anlamak istemiyorsunuz; bana tecavüz etti diyorum!
-
Ceyda Hanım, ne söylediğinizi anlıyorum.
-
Eee, öyleyse neden öyle bakıp duruyorsunuz? Erkan Bey yapmayın Allah aşkına!
“Allah aşkına” derken bile “feryat eden acılı bir kadın” hali yoktu;
yoktu ama itiraf etmeliyim ben de ruh bilimci değilim.
-
Ceyda Hanım ben sizi hayatımda ilk kez görüyorum, size birisi tecavüz etmiş
olabilir; ama ben ne yapabilirim?
-
Canım ben “Tazminat Davası” açarız diye düşünmüştüm. Daha önce de bir başka
adam için tazminat davası açmış ve kazanmıştık ya!..
Kahkahalarla gülmemek için kendimi zor tuttum: Birincisi, ortada bir
yanlışlık olmalıydı; ikincisi, bu kadın tecavüz oyununu meslek edinmiş
olabilirdi.
-
Ceyda Hanım, ne davası, ne tazminatı; siz neyin peşindesiniz?
-
Ay, arkadaş dedik adamın evine gittik; o da fırsat budur deyip bana tecavüz
etti: Şimdi tazminat davası açmayalım mı?
-
Açın Ceyda Hanım açın!..
-
Ay, çatlayacağım şimdi! Siz avukat değil misiniz?
-
Hayır!
-
Aaa!
* * *
İş
Hanlarında, ofislerin büyük bir çoğunluğunda; iş yerinin, iş yapan kişinin adı
yazılı olan tabela kapının uygun bir yerine konur; benim tabelam oda kapısının
tam orta yerine yapıştırılmıştır; kapıyı çalan ya da açmak için elini kapı
koluna götüren kişinin bu tabelayı görmemesi olanaksızdır. Görmeyen kişi eğer
kör değilse aklı mutlak başka yerdedir.
Ceyda Hanım kör değildi; demek ki aklı öylesine tazminat konusuna
yoğunlaşmış olmalıydı ki, adımın ve işimin yazılı olduğu tabelayı
görememişti. Oturduğum yerden kalktım,
kapıya gittim, iyice açtım: “Ceyda Hanım bakar mısınız,” dedim. Başını çevirdi,
“Evet!” dedi. “Okuyun tabelayı, bakın ne yazıyor” diye sordum... Ben yüksek
sesle okudum: “Erkan Yukarıoğlu Özel Çalışma Ofisi.”
-
Evet, avukat yazmıyor; peki, Özel Çalışma Ofisi ne demek?
Her
halde Ceyda Hanım bir de vergi memurluğuna soyunacaktı…
Bu
yazıhanede insanlara herhangi bir hizmet sunulmuyorum, her hangi bir ürün
satışı yapmıyor demek. Avukat, muhasebeci, sigortacı, vesaire değilim, demek.
-
Peki, siz ne iş yapıyorsunuz?
-
Yazı yazıyorum.
- Ne
yazıyorsunuz? Makale falan?
-
Makale falan değil; şiir, öykü, roman falan!
-
Aaa, ne güzel.
Bu
konuşma sırasında ben kapıyı kapattım, geldim, koltuğuma oturdum.
Ceyda Hanım’ın aklı herhalde tecavüz olayında değil tazminattaydı.
Tecavüzcü arkadaşından söz etti. Daha doğrusu zenginliğini anlattı. Ben işin
zenginlik faslını atlayıp tecavüz olayı üstünde durdum: “Çok ayıp, hem evine
götürüyor, hem de tecavüz ediyor, olacak iş değil, hiç olmazsa efendice
yaklaşsaydı, öyle ya, sen de eşek değilsin,” demişim. Demişim diyorum, böyle
dediğimden kuşku duymuyorum, öyle söyledim; ama hesaplı kitaplı olarak
söylemedim, “tecavüze” inanmadığım açıktı; çünkü öyle görünüyordu ki; tazminat
talebi, üzüntüsünden v uğradığı tahribattan çok daha güçlüydü. Daha önce de bir
başka adamdan, tecavüz iddiasıyla, tazminat aldığını anlatıyordu; anlatırken
öylesine rahattı ki, tecavüz gören kadının böyle bir rahatlık içinde
olabileceğini düşünemiyordum.
Daha
sonra “Ben gideyim” dedi, sesimi çıkarmadım, benden ses çıkmayınca her halde
gitmesi gerektiğini düşündü, kalktı kapıya yöneldi; şimdi onu arkasından
izliyordum: sırt dekoltesi de önüyle yarışıyordu; çok düzgün, pürüzsüz bir
sırtı vardı; giysisinin sırt açıklığı önü gibi o denli aşağılardaydı ki, yandan
kalçalarını izlemek her halde olanaklıydı. Beli incecik olduğundan omuzlarından
kalçalarına inen ipek giysi, sağından ve solundan, kalça görünümü sunmakta
sakınca görmüyordu. Saf kan genç İngiliz kısrağına benzetmiştim ya… Evet evet,
aynen öyle, uzun boyda uzun bacakların bitimi güçlü ve diri kısrağın sağrısını
hatırlatıyordu; daha doğrusu kadının kalçaları saf kan İngiliz atının sağrısı
gibi diri ve kıvraktı. Kapının tokmağını kavramadan önce geri döndü, elini
uzattı, “Kusura bakmayın,” dedi ve devam etti: “Beni dinlediniz, vaktinizi
aldım.” Şunu söyledim: “Şu an üçüncü kattasınız, burada bütün katlarda
çalışanların yüzde doksan beşi avukattır; erkek avukatlar, bayan avukatlar;
arzu ederseniz tabelaları okur bir seçim yaparsınız.”
Ceyda çıktı, kapıyı kapatıp masama geçtim. Bir süre düşündüm, ne
yapayım? Çalışma süreci soğumuştu, üstelik akşama da az kalmıştı; içimdeki BEN
bana, “Haydi Nevizade’ye” dedi. Ben hazırdım, tamam dedim; evvelki yıl
Nevizade’de doğumu gerçekleşen şiirim aklıma geldi.
Dolabımda o yılın şiirler dosyasını aradım buldum ve okudum:
Şiiri okumadan önce aklımdan geçenler şöyleydi: Tanrı’nın en büyük
başarısı insan. Işıl ışıl her yan ve insanlar; işte yaşam bu: Ceyda’lar ve
tecavüzcüleri kendi dünyalarında kalsın.
Nevizade
Nevizade’ye gittim dün gece
Işıl ışıl her yan ve insanlar
Pırıl pırıl gülen gözler…
Garson dikildi başıma
Ne verelim beyim, dedi.
Bir büyük şişe rakı ver, dedim;
Başka ne emredersiniz, dedi.
Gözlerim karşı masadaki afette
Aklım fikrim gökyüzünde
Yüreğim mavi denizlerde…
Gökyüzünden bir yıldız,
Bir parça Akdeniz mavisi,
Yosun, mercan; bir şeyler ver işte…
Hepsinin yanında birer de
Güzel kadın olsun, dedim.
Dik dik baktı; çok kızmış gibiydi…
Vazgeçtim, sen rakıyı getir, dedim;
Sade rakı içmek dayak yemekten iyidir!
Aptal garson, aklın varsa eğer
her şey var bu dünyada.
Rakım geldi; kendim donattım masamı!
Gönlüm ne istediyse geldi masama:
Gökyüzünden bir yıldız kondu
Işıl ışıl oldu her yanım,
Gökova Körfezi’nin lâcivert sularıyla
Şirin bir koy geldi oturdu,
Okyanuslardan mercanlar geldi
Kahkahalarla donattılar her yanı,
Hint’ten, Çin’den, Kafkaslardan, Datça’dan
Orkideler ve daha nice kır çiçekleri
şen şakrak katıldılar cümbüşe,
Bir de… dünyanın en güzel üç kadını geldi
Oturdular karşıma; kadehlerimizi şerefe kaldırdık:
Yaşam için, gelecek günlerimiz için!
Bir güzel de içmişim, sormayın gitsin!
Reembrandt
Ünlü ressamların tabloları ve ünlü modellerin fotoğrafları internetten alıntı.
Tablolar ve model ünlülerin fotoğrafları internetten alıntı..













Hiç yorum yok:
Yorum Gönder