2 Şubat 2014 Pazar

Bamya Kavgası








B a m y a   K a v g a s ı



          İki bin on yılı eylül ayının on ikinci günü, çuval dolusu ahkâmın “halk” oylaması var.
          Oylamadan on gün önce..
          Biz eylülün ikinci günü yeğenimin Çatalca’nın bir köyündeki yazlıklarına sabah kahvaltısına davetliyiz.
          Tamam demiştik, çıktık yola: Çatalca’ya vardık, ortasından geçen caddeyi aştıktan sonra, kısa bir süre daha yol almak gerekiyordu.. Yeteri kadar yol aldığımızı düşünüyordum; ama piyasada köy möy yoktu, arabayı bir ağacın altına çektim, yeğenimin eşine telefon ettim, bulunduğum yeri anlattıktan sonra, “Ortalıkta köy möy yok,” dedim. “Amca tamam işte, köydesin, oradan bizim ev görünmez, bulunduğun yerden otuz kırk metre sonra sola dönen bir yol var, oraya gir, tekrar sola dön, o yolu sağa sola dönmeden takip et, tepeyi geçtikten sonra bizim evin önüne ulaşacaksın, ben de yolda olacağım,” dedi. Tarifine göre yola koyuldum, kısa süre sonra bu yolu hatırladım. Bir süre sonra buluştuk.

          Ev, bir tepenin orta yerinden açılan caddenin sol ortalarındaydı. Caddenin tamamı, önü küçük bahçelerden oluşan bir dizi yazlık evlerden oluşuyordu. Buraya sekiz on yıl önce gelmiştik, o zaman gördüğümüz fidanlar artık gölgesinde oturulup kalkılan kocaman ağaçlar olmuştu. Bu ağaçlardan birinin altına konan masa başında toplandık; kısa süre sonra masa yiyecek içeklerle donatıldı; yedik içtik, sohbet ettik.
          Elimde çayımla karşımda gördüğüm toprakların sihrini içselleştirmeye çalışırken bir yandan da havadan sudan ve topraktan konuşuyorduk.

          Manzara çok güzeldi. Dümdüz ova değildi; ama karşımızdaki, dağlar ve iri toprak tepeler değildi, minik ve eğrileri fazla hırçın olmayan deniz dalgaları gibi ufka kadar devam edip giden topraklardı. Mevsim gereği bazı yerler saman sarısına bürünmüştü; buğday tarlaları olmalıydı, hasat kalkmış, geriye saplar kalmıştı. Birçok arazi ise ağır yaz koşullarına rağmen bahar günlerindeki gibi yemyeşildi. Artık arkadaşım olan yeğenimin eşi, “Bir çok dere var, derenin sağı ve solundaki topraklar suyla besleniyor,” dedi ve daha geniş bilgiler de verdi. “Neden gelincikler yok,” dedim. Sorumu anlamadı, dedim ki; “Karşımdaki şu manzara bana Cloude Monet’in bir tablosu hatırlattı. Bu manzara o tabloya veya o tablo karşımdaki manzaraya çok benziyor. Bir farkla, Monet’nin tablosundaki sararan otlar arasında yoğun kırmızı gelincikler var; peki, burada neden gelincikler yok?” O, “O tablodaki gelincikleri bilemem; ama burayı bir kez de ilkbaharda görmelisin,” dedi, “Her yer gelinciklerle donanmış gibidir.”

          Bir süre sonra kalktık, bahçede ağaçlar altında yürüyor ve konuşuyorduk; bitişikteki komşuyla olan sınıra kadar geldik. Arkadaşımın bahçesinde, bahçe duvarının dibindeki ağacın meyvelerini gördüm; armuda benziyordu, sordum, “evet” dedi. Dallardan birin çektim armutlardan birini kopardım, elimle yokladım, “olgunlaşmış” dedim. “Hepsi olgunlaştı, hatta geçmek üzere,” dedi. Biraz topladık, arkadaşım çocuklarına seslendi, Efe geldi, armutları alıp götürürken arkadaşım, “Oğlum annene söyle yıkayıp buzdolabına koysun, biraz serinlesin,” dedi. Biz, komşu bahçeyle aradaki duvara dayanarak sohbetimize devam ettik. Komşunun evi duvara çok yakındı, çardak altındaki hanımların konuşmaları işitiliyordu; ama onlar bizi görmemişti. Arkadaşım, “Genç bayan komşunun karısı, yaşlı olan ise annesi, annesi yeni geldi, üç beş yılda bir gelir, beş on gün kalır gider,” dedi.

          Biz, bahçe duvarına dayanmış olarak şuradan buradan konuşuyorduk; komşu bayanlardan genç olanın önünde bir tepsi, elinde bıçak vardı. Yemek için bir sebze ayıkladığı belli oluyordu.   
          Bir süre sonra, yaşlı bayan: “Kızım o bamyalar öyle ayıklanmaz,” dedi.
          Genç bayanın yanıtı gecikmedi, “Ya nasıl ayıklanır?”
          “Kızım, bamyanın sap kısmı, o külah gibi olan yer var ya, oradan düz kesilip atılmaz.”
          “Biz böyle yapıyoruz, kesilip atılırsa ne olurmuş?”
          “Kızım o zaman yemekte bamyalar ezilmiş gibi yumuşacık olur, sümüksü bir hâl alır, sonucunda yemekteki bamyalar yapışak yapışak olur, tane tane kalmaz.”
          “Peki, nasıl keseceğiz?”
          “Bamyanın üst kısmında doğal külah gibi bir yer var ya, sapı oradandır; o külahın kabuğunu doğal yapısına uygun olarak huni gibi çepeçevre keserek ayıklayacaksın.”
          “O zaman pişen bamya ezik gibi olmaz mı?”
          “Olmaz, tabii yavaş ateşte, kararı kadar kalmak şartıyla.”
          “Öf… Şartla şurtla yemek pişiremem.”

          Arkadaşım, “Anne doğru söylüyor, eşim onun anlattığı gibi ayıklar,” dedi.
          Ben, unutma, “Yaşlı bayan kaynana, genç bayan ise gelin,” dedim…
          Bir süre sessiz kaldıktan sonra, bizim ülkemizde kişiler hangi düzeyde kültür sahibi olursa olsun, önemli olan şimdiki konumlarıdır. Bu bayanlardan biri “Kaynana” biri de “Gelin!” Ülkemizde gelin kaynana hikâyeleri pek çoktur. Kimi hikâyeler kaynananın çuvaldızı ise, en az o kadarı, toplumda adı gelin olan genç kadının laf oturtmasıdır. Sanki kaynana olan gençken kendisi gelin değilmiş gibi; genç olup toplumumuzdaki adı gelin olan sanki çocuk, torun sahibi olmayacakmış ve o yıllarında kaynana denen yaşlı kişi olmayacakmış gibi!
        
          Duvarına yaslandığımız komşu bahçenin, karşı köşesindeki adam, uygun adımlarla yürür gibi, söylenerek çardağa doğru geliyordu.. Arkadaşım, “Komşumuz Zühtü Bey,” dedi ve açıkladı: “O, siyaset insan olan herkes içindir,” der. İlgiyle dinlemiş ve uygun adımlarla gelen Zühtü Bey’e bakıyordum; çardağa yaklaştıkça sesi daha net duyulur oldu: “Armuda hayır, elmaya evet. ” Diyordu. Dikkat ettim, Bir ayağını yere vururken, “Armuda Hayır” ; diğer ayağını yere vururken, “Elmaya Evet” diyor; arada bir de elma ile armut yer değiştiriyordu: “Elmaya hayır, armutta evet.” Bir ritim oluşturmuş ona göre ayağını yere vuruyor ve söylemini yineliyordu. Böyle bir tempo ve söyleşiyle çardağın altına geldi, duraladı, annesiyle karısının tartışmalarını dinledi: Onlar bamyanın nasıl kesilerek ayıklanması gerektiği konusunda bilimsel tartışma yapıyorlardı; fakat belliydi ki, bu anlamlı tartışmanın devam etmesi annesinin de, karısının da sinirlerini germişti.   

         Merakla gözlerimi açtım, kulaklarımı diktim…  Zühtü Bey ne yapacaktı?..

          Zühtü Bey bir anasına, bir karısına baktı; oluşturduğu ritimle masanın çevresinde daire çizerek dolanırken, “Anama Hayır!.. Karıma Hayır!..” , “Anama Hayır!.. Karıma Hayır!..” diyordu.   

          Birkaç tur attıktan sonra evine yöneldi; artık söylemi farklıydı:

          “Bamyaya hayır!.. Bamyaya hayır!..”  









Görsellerin tümü internetten alıntı.

Hiç yorum yok: