B a m y a K a v g a s ı
İki
bin on yılı eylül ayının on ikinci günü, çuval dolusu ahkâmın “halk” oylaması
var.
Oylamadan on gün önce..
Biz
eylülün ikinci günü yeğenimin Çatalca’nın bir köyündeki yazlıklarına sabah
kahvaltısına davetliyiz.
Tamam demiştik, çıktık yola: Çatalca’ya vardık, ortasından geçen caddeyi
aştıktan sonra, kısa bir süre daha yol almak gerekiyordu.. Yeteri kadar yol
aldığımızı düşünüyordum; ama piyasada köy möy yoktu, arabayı bir ağacın altına
çektim, yeğenimin eşine telefon ettim, bulunduğum yeri anlattıktan sonra,
“Ortalıkta köy möy yok,” dedim. “Amca tamam işte, köydesin, oradan bizim ev
görünmez, bulunduğun yerden otuz kırk metre sonra sola dönen bir yol var, oraya
gir, tekrar sola dön, o yolu sağa sola dönmeden takip et, tepeyi geçtikten
sonra bizim evin önüne ulaşacaksın, ben de yolda olacağım,” dedi. Tarifine göre
yola koyuldum, kısa süre sonra bu yolu hatırladım. Bir süre sonra buluştuk.
Ev,
bir tepenin orta yerinden açılan caddenin sol ortalarındaydı. Caddenin tamamı,
önü küçük bahçelerden oluşan bir dizi yazlık evlerden oluşuyordu. Buraya sekiz
on yıl önce gelmiştik, o zaman gördüğümüz fidanlar artık gölgesinde oturulup
kalkılan kocaman ağaçlar olmuştu. Bu ağaçlardan birinin altına konan masa
başında toplandık; kısa süre sonra masa yiyecek içeklerle donatıldı; yedik
içtik, sohbet ettik.
Elimde çayımla karşımda gördüğüm toprakların sihrini içselleştirmeye
çalışırken bir yandan da havadan sudan ve topraktan konuşuyorduk.
Manzara çok güzeldi. Dümdüz ova değildi; ama karşımızdaki, dağlar ve iri
toprak tepeler değildi, minik ve eğrileri fazla hırçın olmayan deniz dalgaları
gibi ufka kadar devam edip giden topraklardı. Mevsim gereği bazı yerler saman
sarısına bürünmüştü; buğday tarlaları olmalıydı, hasat kalkmış, geriye saplar
kalmıştı. Birçok arazi ise ağır yaz koşullarına rağmen bahar günlerindeki gibi
yemyeşildi. Artık arkadaşım olan yeğenimin eşi, “Bir çok dere var, derenin sağı
ve solundaki topraklar suyla besleniyor,” dedi ve daha geniş bilgiler de verdi.
“Neden gelincikler yok,” dedim. Sorumu anlamadı, dedim ki; “Karşımdaki şu
manzara bana Cloude Monet’in bir tablosu hatırlattı. Bu manzara o tabloya veya
o tablo karşımdaki manzaraya çok benziyor. Bir farkla, Monet’nin tablosundaki
sararan otlar arasında yoğun kırmızı gelincikler var; peki, burada neden
gelincikler yok?” O, “O tablodaki gelincikleri bilemem; ama burayı bir kez de
ilkbaharda görmelisin,” dedi, “Her yer gelinciklerle donanmış gibidir.”
Bir
süre sonra kalktık, bahçede ağaçlar altında yürüyor ve konuşuyorduk;
bitişikteki komşuyla olan sınıra kadar geldik. Arkadaşımın bahçesinde, bahçe
duvarının dibindeki ağacın meyvelerini gördüm; armuda benziyordu, sordum,
“evet” dedi. Dallardan birin çektim armutlardan birini kopardım, elimle
yokladım, “olgunlaşmış” dedim. “Hepsi olgunlaştı, hatta geçmek üzere,” dedi.
Biraz topladık, arkadaşım çocuklarına seslendi, Efe geldi, armutları alıp
götürürken arkadaşım, “Oğlum annene söyle yıkayıp buzdolabına koysun, biraz
serinlesin,” dedi. Biz, komşu bahçeyle aradaki duvara dayanarak sohbetimize
devam ettik. Komşunun evi duvara çok yakındı, çardak altındaki hanımların
konuşmaları işitiliyordu; ama onlar bizi görmemişti. Arkadaşım, “Genç bayan komşunun
karısı, yaşlı olan ise annesi, annesi yeni geldi, üç beş yılda bir gelir, beş
on gün kalır gider,” dedi.
Biz, bahçe duvarına dayanmış olarak şuradan buradan konuşuyorduk; komşu
bayanlardan genç olanın önünde bir tepsi, elinde bıçak vardı. Yemek için bir
sebze ayıkladığı belli oluyordu.
Bir
süre sonra, yaşlı bayan: “Kızım o bamyalar öyle ayıklanmaz,” dedi.
Genç bayanın yanıtı gecikmedi, “Ya nasıl ayıklanır?”
“Kızım, bamyanın sap kısmı, o külah gibi olan yer var ya, oradan düz
kesilip atılmaz.”
“Biz böyle yapıyoruz, kesilip atılırsa ne olurmuş?”
“Kızım o zaman yemekte bamyalar ezilmiş gibi yumuşacık olur, sümüksü bir
hâl alır, sonucunda yemekteki bamyalar yapışak yapışak olur, tane tane kalmaz.”
“Peki, nasıl keseceğiz?”
“Bamyanın üst kısmında doğal külah gibi bir yer var ya, sapı oradandır;
o külahın kabuğunu doğal yapısına uygun olarak huni gibi çepeçevre keserek
ayıklayacaksın.”
“O
zaman pişen bamya ezik gibi olmaz mı?”
“Olmaz, tabii yavaş ateşte, kararı kadar kalmak şartıyla.”
“Öf… Şartla şurtla yemek pişiremem.”
Arkadaşım, “Anne doğru söylüyor, eşim onun anlattığı gibi ayıklar,”
dedi.
Ben, unutma, “Yaşlı bayan kaynana, genç bayan ise gelin,” dedim…
Bir
süre sessiz kaldıktan sonra, bizim ülkemizde kişiler hangi düzeyde kültür
sahibi olursa olsun, önemli olan şimdiki konumlarıdır. Bu bayanlardan biri
“Kaynana” biri de “Gelin!” Ülkemizde gelin kaynana hikâyeleri pek çoktur. Kimi
hikâyeler kaynananın çuvaldızı ise, en az o kadarı, toplumda adı gelin olan
genç kadının laf oturtmasıdır. Sanki kaynana olan gençken kendisi gelin
değilmiş gibi; genç olup toplumumuzdaki adı gelin olan sanki çocuk, torun
sahibi olmayacakmış ve o yıllarında kaynana denen yaşlı kişi olmayacakmış gibi!
Duvarına yaslandığımız komşu bahçenin, karşı köşesindeki adam, uygun
adımlarla yürür gibi, söylenerek çardağa doğru geliyordu.. Arkadaşım, “Komşumuz
Zühtü Bey,” dedi ve açıkladı: “O, siyaset insan olan herkes içindir,” der.
İlgiyle dinlemiş ve uygun adımlarla gelen Zühtü Bey’e bakıyordum; çardağa
yaklaştıkça sesi daha net duyulur oldu: “Armuda hayır, elmaya evet. ” Diyordu.
Dikkat ettim, Bir ayağını yere vururken, “Armuda Hayır” ; diğer ayağını yere
vururken, “Elmaya Evet” diyor; arada bir de elma ile armut yer değiştiriyordu:
“Elmaya hayır, armutta evet.” Bir ritim oluşturmuş ona göre ayağını yere
vuruyor ve söylemini yineliyordu. Böyle bir tempo ve söyleşiyle çardağın altına
geldi, duraladı, annesiyle karısının tartışmalarını dinledi: Onlar bamyanın
nasıl kesilerek ayıklanması gerektiği konusunda bilimsel tartışma yapıyorlardı;
fakat belliydi ki, bu anlamlı tartışmanın devam etmesi annesinin de, karısının
da sinirlerini germişti.
Merakla gözlerimi açtım, kulaklarımı diktim… Zühtü Bey ne yapacaktı?..
Zühtü Bey bir anasına, bir karısına baktı; oluşturduğu ritimle masanın
çevresinde daire çizerek dolanırken, “Anama Hayır!.. Karıma Hayır!..” , “Anama Hayır!..
Karıma Hayır!..” diyordu.
Birkaç tur attıktan sonra evine yöneldi; artık söylemi farklıydı:










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder