19 Şubat 2014 Çarşamba

Mazereti Var










Altta gün batımı fotoğrafı hariç, diğerleri internetten alıntı




Mazereti Var



          Çok düşündüm; “Yazarsam eğer kadınlar bana kızarlar mı?” diye. Yazmayı sevenler için iyi ürün, yaşanan ya da tanığı olunan olaylardır. Yazmazsam güzel bir olayı, güzel bir ürüne dönüştürmemiş olacağım; bu kez kendimi suçlayacağım: Bu durumda olmaktansa kızan kadınların söylemlerini sineye çekmeye karar verdim.

          2010 Ocak ayının ilk çeyrekteki günlerinden birisiydi, akşam haberlerini izliyordum: Haberler sonunda hava durumunu meraklı olmadığım halde izledim. Kar yağışlarının Trakya’yı yoğun olarak etkilediği, yarın, İstanbul’u etkisi altına alacağı belirtiliyordu. Önemsemedim; öğle ya, birçok iç karartan yurduma özgü siyasi haberlerden sonra karın ne önemi vardı? Ne önemi vardı; ama belki doğa ülkemin siyasal kabusunu bir süre beyazla kaplayıverir, biz de sanal dünyada yaşıyor gibi aydınlığa çıkıveririz, diye düşündüm. Böyle düşündüm; ama herhalde zihnim hülyalarım arasında dolaşmak istiyordu ve beni dürtüklüyordu: Emredilen şiirimi okudum!


Öyle Güzel Yaşayacağım Ki


Lapa lapa kar yağıyordu
Sanki karanlıkları aklarmış gibi...

Güneş veda etti güne, akşam oldu
Caddelerde, sokaklarda ışıklar yandı
Beyhude yere.

Eve dönüş zamanıydı...
Amuda kalktım öylecene
Caddenin orta yerinden yürüyordum
Ellerim üstünde.

Oh be... Dünya varmış
Her şeyi ters görmekten
Bıkkınlık gelmişti nicedir.

Bir de aklımı tersyüz edebilsem
Öyle güzel yaşayacağım ki bu ülkede
Sorma gitsin.


          Evet, haberler; kar ve şiirim!
          Bu yaşa geldim, güzel ülkemde, “öyle güzel yaşadım ki,” diyemedim, diye söylene söylene gece yarısı oldu; sabah ola hayrola dedim, yattım.

          Sabah kahvaltı ederken kafamın içinde kırk tane tilki vardı: eğer, tilkilerin kuyrukları birbirine karışıp düğüm olarsa yandın demektir; fakat o kırk tilkinin kuyrukları birbirine dolaşmadan dans ediyorlarsa bu işin keyfine doyum olmaz.
          Bu keyfi uzatmaya karar verdim: “Durumdan vazife çıkararak,” hemen eyleme geçmeyi ihmal etmedim. Ama lütfen, “durumdan vazife çıkarmak” diye yazdımsa da idareye el koyup sonra cumhurbaşkanlığına aday olmayacağımdan emin olmalısınız; böyle bir niyetim yok; bir yönüyle tanığı olduğum, bir yönüyle de yaşadığım olayı birleştirerek, becerebilirsem eğer, öyküleştireceğim; ya da “ıvır zıvırlarım” arasına bir yenisini ekleyeceğim.

          Kahvaltıdan kalktım, karıma, “Ben gidiyorum,” dedim. “Bugün çıkmazsın sanıyordum, peki ama nereye?” dedi. “Sarıyer’e,” dedim. Evden sokağa çıkınca gökyüzüne baktım; her yer koyu griyle kaplanmıştı. Otomobile atladım yola koyuldum. Sarıyer’e yaklaştıkça arabanın camından gördüğüm sadece bir avuç kararmış gökyüzüydü. Gittim, icat ettiğim vazifelerimi yerine getirdikten sonra Bahçeköy’de arada bir uğradığım restoranda oturdum. Öğle saati çoktan geçmişti, acıkmıştım, hamsi tava söyledim. Gözüm pencereden dışarıda, kulaklarım ise yanımdaki masadaydı.
        Caddenin Kilyos yönünden bir otomobil geliyordu; sağda ve solda uygun park yeri yoktu, restoranın karşısındaki büfenin tam önüne park etti; büfenin önü öğlesine kapandı ki bir müşterinin büfeye ulaşımı olanaksızdı. Büfenin çalışanı kadın bir şeyler söyledi... Onu duyamıyordum; ama herhalde buraya park etmeyin, diyordu; otomobili kullanan kadın oralı olmadı; indi, arabasını kilitledi, saçlarını havada uçurarak, kalçalarını bir sağa bir sola savurarak gitti. Yan masada oturan beylerden biri karşısında oturan arkadaşına, “Gördin mi, nereye koydi?” dedi. Yanıt: “Mazereti vardır da!..” Diyalog sürdü:    
          - Ne mazereti, nerden bileysun?
          - Kadındır da!.
          - Göreyrum, kadındür; mazeretini görmemişimdur da!
          - Hepsü bir hesap da!..

          Yemeğimi yedim, hesabımı ödedim, arabaya bindim, motoru çalıştırdım; ama nereye gideceğimi bilmiyordum: arabanın yönü Kilyos’a doğruydu, bu yönde yol almaya karar verdim, gaza bastım. Çok kısa süre sonra orman içinde devam eden doğa harikası yoldaydım. Sağım solum ormandı. Hava daha da kararmıştı, sanki güneşten bize ışık ulaşmıyordu, gökyüzünün sınırı kapkara ormanların hemen birkaç metre üstündeymiş gibiydi; tabii farlar açıktı. Radyodaki muhteşem müziği   Londra Senfoni Orkestrası icra ediyordu; sesi sonuna kadar açtım; bir süre yol aldıktan sonra içimden gelen duygulara uyarak önüme çıkan yolun sağındaki bir arabalık yere park ettim. Dörtlü filaşörleri yanık bıraktım. Daldım ormanın içine... Ormanın içi nemli, soğuk, çamur ve karanlıktı; iki metre ilerisi bile görünmüyordu; bereket versin, her adım atışımda iki metrelik görme mesafem korunuyor gibiydi ve böylece herhangi bir ağaca toslama olasılığım yoktu. Böylece karanlığın duvarına çarpmadan ağaçlar arasında gezindim. Bu durumda bir karış bile olsa gökyüzünü görme olanağım yoktu. Gördüğüm sadece, ağaçların kara sütunlara dönüşmüş gövdeleriyle ne oldukları belirsiz kara görünümlü dallar ve kıpırdayan dev karafatmalar gibi yapraklardı. Dalların yukarılarda nerede sona erdiklerini dahi göremiyordum. Böyle ormanın içinde gezinirken, “İn cin yok mu?” diye sordum, gene ben yanıtladım; “İn cin dahil ne istersen hepsi var!” Tabii işin içine “in cin” karışınca “periler, melekler, huriler” neden olmasın; elbette onlarda vardı; belki teselli kaynağıydı… Teselli değil gerçek olsa ne olacak; korkunun ecele faydası var mı? Tabii ki yoktu!
          Bir süre sonra içimdeki BEN: “Bırak şimdi perileri, melekleri, hurileri,” dön artık; şimdilik bu dünyadakilerle idare et,” dedi; ben de öneriye uydum, döndüm. Arabaya bindim, radyoyu açtım, yola koyuldum. Londra Senfoni Orkestrası bu kez adını aklımda tutamadığım bir kompozitörün piyano konçertosunu çalmaya başladı; pencereleri açtım, radyonun sesini de sonuna kadar açtım; ormandaki bütün inler, cinler, periler, melekler, huriler dinlesin istiyordum!.
          Eminim piyanistin on parmağı kimi zaman soldan sağa, kimi zaman sağdan sola dans ederek tuşlar üzerinde dolanıyordu.
          Otomobilin camından gökyüzü diye görebildiği bir avuç karanlık yer daha da kararmıştı, sağım ve solumdaki orman sanki bodurlaşmış, kararan bir avuç gökyüzü ağaçların üstüne iyice abanmıştı.
          Herhalde, piyano konçertosunun sonuna, finaline gelinmişti: davullar, ziller devreye girdi, arada bir kornolar ben de varım diyordu. Kendimden geçmiş gibiydim, yavaş gidiyordum, bir viraja girdiğim an davulların tokmakları öylesine iniyordu ki, davulun sesi, sanki kararan gökyüzünü yırtıp geçmek isterken o tokmaklar benim beynime mutlulukla iniyordu…
          Yolun sağından düşük hızla ilerliyordum, virajın ortasında bir ciple burun buruna gelmek üzereyken kurtuluş için tedbir arayışındaydım. Yolun solu virajın devamıydı, kararmış hava nedeniyle belirsizdi. Farların bir yararı yoktu. Karşıda kendi yolunda ilerleyen bir başka otomobil olabilirdi; yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi bir durumla karışılabilirdim. Evet, ben kurallara uygun olarak yolun sağındaydım; ama yolun daha sağında kayabileceğim bir karış bile yer yoktu.  Ani frenle durdum, yapılacak bir şey yoktu, bereket versin, o da durabildi. İndim, iki araç tampon tampona duruyordu. Büyük felaketten döndüğümüzün resmiydi. O aracın direksiyonundaki sürücü de indi, baktı.
          “Bakın, ben yolun sağındayım, siz kendi yolunuzun solundasınız,” dedim.
          “Bu havada olur böyle şeyler,” diye karşılık verdi.
          “Haklısınız, olur böyle şeyler,” dedim. “Kanat takarak gökyüzüne uçuverip melekleşen insanlar… Olur, böyle şeyler…” diye söylendim.
           Arabaya dönerken restorandaki Karadenizlilerin konuşmalarını anımsadım:
          “Mazereti vardır da!..”
          “Ne mazereti, nerden bileysun”
          “Kadındır da!”
          “Göreyrum, kadındür; mazeretini görmemişimdur.”
          “Hepsü bir hesap da!”
          İçimden bir de şunlar geçti:
          O cip ya baba parası ya koca parası; alın teri olsaydı eğer?..

          Evet, alın teri olsaydı sürücünün cinsiyeti mazereti olmazdı!

Erkan YUKARIOĞLU






Kar, akşam ve gece fotoğrafları hariç internetten alıntı..






Son altı foto internetten alıntı, beş - altı benim karelerim.
Bottıcelli



İsveçten iki model

1 yorum:

Unknown dedi ki...

Yorum değil açıklama:
2010 önesinde; yılların biri olmalı! 2010'da Sarıyer'e temelli geldik; öncesinde Fatih Kıztaşı'nda idik!.. Bu hikâye FAtih'te bulunduğum yılların birinde olalı... "Unuttum; ya da silindi..."
Dedim yaaaaa...., trafik kazası nedeniyle olan beyin ameliyatı sonrası artık
periler-meriler beni terketti; ben de eskilerle idare ediyorum...