Altta gün batımı fotoğrafı hariç, diğerleri internetten alıntı
Mazereti
Var
Çok düşündüm; “Yazarsam eğer kadınlar
bana kızarlar mı?” diye. Yazmayı sevenler için iyi ürün, yaşanan ya da tanığı
olunan olaylardır. Yazmazsam güzel bir olayı, güzel bir ürüne dönüştürmemiş
olacağım; bu kez kendimi suçlayacağım: Bu durumda olmaktansa kızan kadınların
söylemlerini sineye çekmeye karar verdim.
2010
Ocak ayının ilk çeyrekteki günlerinden birisiydi, akşam haberlerini izliyordum:
Haberler sonunda hava durumunu meraklı olmadığım halde izledim. Kar
yağışlarının Trakya’yı yoğun olarak etkilediği, yarın, İstanbul’u etkisi altına
alacağı belirtiliyordu. Önemsemedim; öğle ya, birçok iç karartan yurduma özgü
siyasi haberlerden sonra karın ne önemi vardı? Ne önemi vardı; ama belki doğa
ülkemin siyasal kabusunu bir süre beyazla kaplayıverir, biz de sanal dünyada
yaşıyor gibi aydınlığa çıkıveririz, diye düşündüm. Böyle düşündüm; ama herhalde
zihnim hülyalarım arasında dolaşmak istiyordu ve beni dürtüklüyordu: Emredilen
şiirimi okudum!
Öyle
Güzel Yaşayacağım Ki
Lapa
lapa kar yağıyordu
Sanki
karanlıkları aklarmış gibi...
Güneş
veda etti güne, akşam oldu
Caddelerde,
sokaklarda ışıklar yandı
Beyhude
yere.
Eve
dönüş zamanıydı...
Amuda
kalktım öylecene
Caddenin
orta yerinden yürüyordum
Ellerim
üstünde.
Oh
be... Dünya varmış
Her
şeyi ters görmekten
Bıkkınlık
gelmişti nicedir.
Bir
de aklımı tersyüz edebilsem
Öyle
güzel yaşayacağım ki bu ülkede
Sorma
gitsin.
Evet, haberler; kar ve şiirim!
Bu yaşa geldim, güzel ülkemde, “öyle
güzel yaşadım ki,” diyemedim, diye söylene söylene gece yarısı oldu; sabah ola
hayrola dedim, yattım.
Sabah kahvaltı ederken kafamın içinde kırk tane tilki vardı: eğer,
tilkilerin kuyrukları birbirine karışıp düğüm olarsa yandın demektir; fakat o
kırk tilkinin kuyrukları birbirine dolaşmadan dans ediyorlarsa bu işin keyfine
doyum olmaz.
Bu keyfi uzatmaya karar verdim:
“Durumdan vazife çıkararak,” hemen eyleme geçmeyi ihmal etmedim. Ama lütfen,
“durumdan vazife çıkarmak” diye yazdımsa da idareye el koyup sonra
cumhurbaşkanlığına aday olmayacağımdan emin olmalısınız; böyle bir niyetim yok;
bir yönüyle tanığı olduğum, bir yönüyle de yaşadığım olayı birleştirerek,
becerebilirsem eğer, öyküleştireceğim; ya da “ıvır zıvırlarım” arasına bir
yenisini ekleyeceğim.
Kahvaltıdan kalktım, karıma, “Ben gidiyorum,” dedim. “Bugün çıkmazsın
sanıyordum, peki ama nereye?” dedi. “Sarıyer’e,” dedim. Evden sokağa çıkınca
gökyüzüne baktım; her yer koyu griyle kaplanmıştı. Otomobile atladım yola
koyuldum. Sarıyer’e yaklaştıkça arabanın camından gördüğüm sadece bir avuç
kararmış gökyüzüydü. Gittim, icat ettiğim vazifelerimi yerine getirdikten sonra
Bahçeköy’de arada bir uğradığım restoranda oturdum. Öğle saati çoktan geçmişti,
acıkmıştım, hamsi tava söyledim. Gözüm pencereden dışarıda, kulaklarım ise
yanımdaki masadaydı.
Caddenin Kilyos yönünden bir otomobil geliyordu; sağda ve solda uygun
park yeri yoktu, restoranın karşısındaki büfenin tam önüne park etti; büfenin
önü öğlesine kapandı ki bir müşterinin büfeye ulaşımı olanaksızdı. Büfenin
çalışanı kadın bir şeyler söyledi... Onu duyamıyordum; ama herhalde buraya park
etmeyin, diyordu; otomobili kullanan kadın oralı olmadı; indi, arabasını
kilitledi, saçlarını havada uçurarak, kalçalarını bir sağa bir sola savurarak
gitti. Yan masada oturan beylerden biri karşısında oturan arkadaşına, “Gördin
mi, nereye koydi?” dedi. Yanıt:
“Mazereti vardır da!..” Diyalog sürdü:
- Ne
mazereti, nerden bileysun?
-
Kadındır da!.
-
Göreyrum, kadındür; mazeretini görmemişimdur da!
-
Hepsü bir hesap da!..
Yemeğimi yedim, hesabımı ödedim, arabaya
bindim, motoru çalıştırdım; ama nereye gideceğimi bilmiyordum: arabanın yönü
Kilyos’a doğruydu, bu yönde yol almaya karar verdim, gaza bastım. Çok kısa süre
sonra orman içinde devam eden doğa harikası yoldaydım. Sağım solum ormandı.
Hava daha da kararmıştı, sanki güneşten bize ışık ulaşmıyordu, gökyüzünün
sınırı kapkara ormanların hemen birkaç metre üstündeymiş gibiydi; tabii farlar
açıktı. Radyodaki muhteşem müziği Londra
Senfoni Orkestrası icra ediyordu; sesi sonuna kadar açtım; bir süre yol
aldıktan sonra içimden gelen duygulara uyarak önüme çıkan yolun sağındaki bir
arabalık yere park ettim. Dörtlü filaşörleri yanık bıraktım. Daldım ormanın
içine... Ormanın içi nemli, soğuk, çamur ve karanlıktı; iki metre ilerisi bile
görünmüyordu; bereket versin, her adım atışımda iki metrelik görme mesafem
korunuyor gibiydi ve böylece herhangi bir ağaca toslama olasılığım yoktu.
Böylece karanlığın duvarına çarpmadan ağaçlar arasında gezindim. Bu durumda bir
karış bile olsa gökyüzünü görme olanağım yoktu. Gördüğüm sadece, ağaçların kara
sütunlara dönüşmüş gövdeleriyle ne oldukları belirsiz kara görünümlü dallar ve
kıpırdayan dev karafatmalar gibi yapraklardı. Dalların yukarılarda nerede sona
erdiklerini dahi göremiyordum. Böyle ormanın içinde gezinirken, “İn cin yok mu?”
diye sordum, gene ben yanıtladım; “İn cin dahil ne istersen hepsi var!” Tabii
işin içine “in cin” karışınca “periler, melekler, huriler” neden olmasın;
elbette onlarda vardı; belki teselli kaynağıydı… Teselli değil gerçek olsa ne
olacak; korkunun ecele faydası var mı? Tabii ki yoktu!
Bir
süre sonra içimdeki BEN: “Bırak şimdi perileri, melekleri, hurileri,” dön
artık; şimdilik bu dünyadakilerle idare et,” dedi; ben de öneriye uydum,
döndüm. Arabaya bindim, radyoyu açtım, yola koyuldum. Londra Senfoni Orkestrası
bu kez adını aklımda tutamadığım bir kompozitörün piyano konçertosunu çalmaya
başladı; pencereleri açtım, radyonun sesini de sonuna kadar açtım; ormandaki
bütün inler, cinler, periler, melekler, huriler dinlesin istiyordum!.
Eminim piyanistin on parmağı kimi zaman soldan sağa, kimi zaman sağdan
sola dans ederek tuşlar üzerinde dolanıyordu.
Otomobilin camından gökyüzü diye görebildiği bir avuç karanlık yer daha
da kararmıştı, sağım ve solumdaki orman sanki bodurlaşmış, kararan bir avuç
gökyüzü ağaçların üstüne iyice abanmıştı.
Herhalde, piyano konçertosunun sonuna, finaline gelinmişti: davullar,
ziller devreye girdi, arada bir kornolar ben de varım diyordu. Kendimden geçmiş
gibiydim, yavaş gidiyordum, bir viraja girdiğim an davulların tokmakları
öylesine iniyordu ki, davulun sesi, sanki kararan gökyüzünü yırtıp geçmek
isterken o tokmaklar benim beynime mutlulukla iniyordu…
Yolun
sağından düşük hızla ilerliyordum, virajın ortasında bir ciple burun buruna
gelmek üzereyken kurtuluş için tedbir arayışındaydım. Yolun solu virajın
devamıydı, kararmış hava nedeniyle belirsizdi. Farların bir yararı yoktu. Karşıda
kendi yolunda ilerleyen bir başka otomobil olabilirdi; yağmurdan kaçarken
doluya tutulmak gibi bir durumla karışılabilirdim. Evet, ben kurallara uygun
olarak yolun sağındaydım; ama yolun daha sağında kayabileceğim bir karış bile
yer yoktu. Ani frenle durdum,
yapılacak bir şey yoktu, bereket versin, o da durabildi. İndim, iki araç tampon
tampona duruyordu. Büyük felaketten döndüğümüzün resmiydi. O aracın
direksiyonundaki sürücü de indi, baktı.
“Bakın, ben yolun sağındayım, siz kendi yolunuzun solundasınız,” dedim.
“Bu
havada olur böyle şeyler,” diye karşılık verdi.
“Haklısınız, olur böyle şeyler,” dedim. “Kanat takarak gökyüzüne uçuverip
melekleşen insanlar… Olur, böyle şeyler…” diye söylendim.
Arabaya dönerken restorandaki
Karadenizlilerin konuşmalarını anımsadım:
“Mazereti vardır da!..”
“Ne
mazereti, nerden bileysun”
“Kadındır da!”
“Göreyrum, kadındür; mazeretini görmemişimdur.”
“Hepsü bir hesap da!”
İçimden
bir de şunlar geçti:
O cip
ya baba parası ya koca parası; alın teri olsaydı eğer?..
Evet, alın teri olsaydı sürücünün
cinsiyeti mazereti olmazdı!
Kar, akşam ve gece fotoğrafları hariç internetten alıntı..





.jpg)


.jpg)






1 yorum:
Yorum değil açıklama:
2010 önesinde; yılların biri olmalı! 2010'da Sarıyer'e temelli geldik; öncesinde Fatih Kıztaşı'nda idik!.. Bu hikâye FAtih'te bulunduğum yılların birinde olalı... "Unuttum; ya da silindi..."
Dedim yaaaaa...., trafik kazası nedeniyle olan beyin ameliyatı sonrası artık
periler-meriler beni terketti; ben de eskilerle idare ediyorum...
Yorum Gönder