İnter..
Gökbel
Gönük'te bir köy yolu..
Çubuklu
Sünnet Gölü
Kemer
Ölüdeniz
Galata, istiklal Cad...
Yedi Yer Yedi Öykü
Gökbel
Gönük'te bir köy yolu..
Çubuklu
Sünnet Gölü
Kemer
Ölüdeniz
Galata, istiklal Cad...
Yedi Yer Yedi Öykü
İkinci Bölüm
G A L A T A S O K A K L A R I
2 - Baba Bizim
Köyün Adı Ne?
Yazıhaneme gitmek üzere evden çıktım, taksiye bindim, Tünel Meydanı’na
geldim. Hanın kapısından içeri gireceğim an, “Ağustos ayındayız, havalar çok
sıcak; ama daha fazla erteleme, git şu kitabı al, yakında bir kitabevi var,”
diye söylendim; döndüm kitabevine doğru yürümeğe başladım, yol kısa da olsa,
kafamı güneşten korumak amacıyla yolun gölge olan dar şeritlerinden yürümeye
özen gösterdim. Kitabevine geldim, içeriye girdim; koca salon artık
kitabevinden çok kahve olarak çalışıyordu. Hepinizin bildiği gibi adı kafeye
çıkan yerlerde her tür yemek bulma olanağı da var. Burası da öyle bir yer
olmuş. Ülkemizde son yıllarda yeme içme çılgınlığı yaşanıyordu; birçok zaman,
“Bu millet daha önce aç mı geziyordu demekten kendimi alamıyorum.” Aç değildim,
sadece kitap alacaktım. Dar bir şeride
dönüşen kitap bölümüne geçtim, raflarda aradığım kitabı göremedim. Oralarda
ağır ağır yürüyüp bakınan bir adam vardı, ona, “Siz burada görevli misiniz?”
diye sordum. Tabii, benim gibi aradığı bir kitap nedeniyle bakınan bir adam da
olabilirdi. “Evet, ne aramıştınız?” diye yanıtladı. “Takunyalı Führer” var mı?”
diye sordum; etrafa bakındı kasada oturmakta olan beye sordu, “Yok” dediler;
“Yok, öğle mi?” demişim; demişim; çünkü bu soru belli bir amaç taşımıyordu, kendiliğinden amaçsız çıkan bir sözdü ya da
zihnimin bir amacı vardı da benim haberim yoktu. “Neden yok” gibi bir anlam
oluşuvermişti! Kasadaki adam, bana baktı, “Kalmadı” dedi.
İstiklal Caddesi’nde dört beş kitabevi vardı; ama bu sıcakta daha fazla
yürüyemezdim; “akşama” dedim ve yazıhaneye yöneldim. Önümde iki kişi vardı;
baba oğul olmalıydılar.. Çocuk, “vıcı vıcı…” kuşlar gibi konuşuyordu.
Arkalarına iyice yaklaştığımda konuşulanları net olarak duyabiliyordum. Amacım
özellikle dinlemek değildi, amaç dışı bir gelişimdi bu!
Çocuk:
-
Baba bizim köyün adı ne? Dedi.
-
Yangı oğlum, diye yanıtladı babası.
-
Baba, bizim köyümüz neden yandı? Ben o zaman yok muydum? Annemle sen yangından
mı kaçıp buraya geldiniz?
-
Tek tek sor oğlum. Köyümüz yanmadı, adı Yangı; Yangı, yanmış demek değil; ama
neden Yangı demişler bilmiyorum.
-
Peki, yangı ne demek?
-
Onu da bilmiyorum?
-
Neden bilmiyorsun?
Adam kızmışa benziyordu, dili hemen yerel şivesine dönüverdi:
-
Ülen bilmiyom dedim, nedeni olu mu bunun? Bilmiyom işte!
-
Neden kızıyorsun?
-
Gızmıyom.
-
Öyleyse neden “gızmıyom” diyorsun?
-
Ülen bunları sana anan olacak o garı mı örgetiyo?
-
Annem bana, güzel konuşmazsan ağzına acı biber sürerim, diyor; sen de güzel
konuşmuyorsun, anneme söyleyeceğim, senin ağzına acı biber sürsün.
Baba daha çok kızarak bir şeyler söyledi; fakat ne söyledi anlayamadım.
Çocuk başladı ağlamaya. Baba oğlunu
susturabilmek için çeşitli diller döküyordu; ama çocuğu susturamamıştı.
Baba giderek daha çok sinirlenmiş olmalıydı:
-
Akşam ben senin o anana gösteririm.
Çocuk ağlamayı kesti ve babasına sordu:
-
Baba akşam anneme ne göstereceksin?
-
Ülen oğlum, ne göstercesem göstercem, sana ne len!
-
Niye bana ne? Çok mu gizli?
-
Evet, çok gizli ülen, çok gizli!
Bu
kez çocuk daha yüksek tonda ağlamaya başladı.
Babanın alttan almaktan başka çaresi yoktu:
-
Oğlum, Cevdetim, ağlama kuzucuğum, dedi.
Cevdet:
-
Tamam, şimdi güzel konuştun, annem ağzına acı biber sürmez, dedi ve sustu.
Yazıhaneye gidecektim ya; artık benim onları bırakmaya hiç niyetim
yoktu. Onlar önde ben arkalarında, bir sözcük bile kaçırmamak azmiyle yürürken
Tünel Meydanı’na geldik. Sıcak hava felaketti, bu takip ne zamana dek sürecekti
bilemiyordum; Tanrı bana yardım etti; baba oğul iki adım ötemizdeki (…)
Simitçisi’nin önünde duraladılar, ben içimden “hadi girin, hadi girin,” diye
tezahürat yapıyordum, baba oğluna döndü: “Cevdet simit ister misin oğlum,
burada simitler her daim sıcaktır,” dedi. Cevdet sevindi. Baba, “İçeride oturalım,
birer de çay içeriz,” dedi. Cevdet el çırparak sevincini gösterdi.
Bu
işe Cevdet kadar ben de sevindim; çünkü güneşten kurtulacaktım; ama onları
duyabileceğim bir yere oturabilecek miydim?
Baba oğul simitçiye girdiler, bir masaya oturdular, arkalarından ben de
girdim, bereket versin her yer boştu, ben de çocuğun babasının arkasındaki
masaya oturdum, hatta masanın yan tarafına geçip sandalyemi çocuğun babasına
doğru yaklaştırdım. Böylece konuşulanları daha iyi işitebilecektim. Simit ve
çay söylediler; siparişleri geldi, baba oğlunun çayına şekerini atıp
karıştırdı. Ben de sadece bir çay söyledim; çay geldi, yudumladım, taze ve
güzeldi.
Cevdet simidini ısırdı, çayını yudumlarken, “Baba, akşam anneme ne göstereceksin?”
dedi. Adamın yüzünü göremediğim için bilemiyorum; ama oğlunun sorusundan sonra
omuzlarının hoplar gibi oluşundan vaziyetinin kötü olduğu belliydi; fakat
babanın dilinde biraz önceki gibi bir sağanak oluşmadı, artık yöresel şivesiyle
değil karısının istediği gibi konuşuyordu, bu durum iyiye işaret sayılırdı.
Cevdet’in babası:
-
Hadi biz gene Yangı’ya, köyümüze dönelim, dedi.
-
Bizim köyümüz yanmamış değil mi?
-
Akıllı oğlum benim, tabii ya, bizim köyümüz yanmadı.
- O
zaman, annemle sen yangından kaçmak için buraya gelmediniz.
-
Evet, sen akıllı bir çocuksun.
Cevdet babasının “akıllı oğlum, sen akıllı bir çocuksun,” sözlerinden mutlu olmuştu; ağzı kulaklarına
varıyordu; fakat aklı yanıtlanmayan sorularında olmalıydı.
-
Ben o zaman yok muydum baba?
-
Yoktun oğlum.
-
Neredeydim?
-
Henüz doğmamıştın.
-
Neden doğmamıştım?
-
Bilmem ki; Allah bilir!
-
Baba…
- Söyle oğlum.
-
Büyüdüğümde benim de çocuğum olacak mı?
-
Olacak oğlum.
-
Sen nereden biliyorsun; hani Allah bilirdi?
Baba başını bir sağa, bir sola çevirdi; her halde “la havle” çekiyordu;
ama bir şey demedi.
Cevdet:
-
Baba çocuk annesinin karnından mı çıkıyor?
-
Evet.
-
Çocuk annesinin karnına nasıl giriyor? Babalar mı koyuyor? Babalar nereden
buluyor çocuğu?
-
Oğlum biraz önce de konuşmuştuk; tek tek sor, diye.. Şu kadarını bil yeter:
Çocuklar annelerinin karnında oluşuyor.
-
Nasıl oluşuyor?
Babanın nasıl zor durumda olduğunu tahmin etmek güç değildi:
-
Başka şeyler konuşalım, bir gün belki annene sorarsın.
-
Anneme sordum, sen erkek çocuğusun, baban anlatsın, dedi.
-
Annen haklı, bugün bu kadar yeter, gerisini sonra konuşuruz, tamam mı?
-
Tamam, şimdi ne konuşalım?
-
Bizim köyün adını sormuştun ya…
-
Evet, Yangı!
Ben
sana köyümüzü anlatayım, ister misin?
Cevdet ellerini çırparak, “İsterim” dedi.
Oğluna köylerini anlatmaya başladı:
Köyümüz dağın dibinden başlar kasabaya giden yola kadar uzanır. Kasabaya
giden yol; köyler, köyler, kasaba derken taa… Akdeniz’e kadar ulaşır.
Cevdet uyanık çocuk, hemen babasına müdahale etti:
-
Baba ben denizleri biliyorum, sen Akdeniz’i bırak bizim köye dön, bizim köyü
anlat.
-
Onu anlatıyorum, dinle! Bizim köyümüz dağın dibinden başlar kasaba yoluna kadar
uzanır. Köyümüz benim çocukluğumda yirmi beş otuz haneydi..
-
Baba, hane ne demek?
-
Her eve hane denir, diye yanıtladı.
Baba, anlatımını şöyle sürdürdü: “Köyümüzde yirmi beş otuz ev vardı,
evlerin bazılarında birer aile vardı; ama bazı evlerde o ailenin evlenen
oğulları ana babasıyla birlikte otururlardı. Böylece köy nüfusu ev sayısının
iki katından daha fazlaydı. Köy yerinde önemli olan topraktır; bizim evimiz
dört beş dönümlük tarlanın bir köşesindeydi.
-
Baba dönüm ne demek?
-
Tarlaların ölçü birimi; misal, iki kilo armut satın alıyoruz, burada kilo
ağırlık birimi; dönüm de toprak ölçü birimi.
-
Toprağın da terazisi mi var?
-
Evi, bahçeyi, tarlayı teraziye koyup tartamazsın. Tarlanın da kendine göre ölçü
birimi var; metre kare ve katları gibi..
Babası anlatımını sürdürmek istedi: “Evimiz tarlamızın bir köşesinde,
bir gözdü?..” dedi, Hemen Cevdet’in sorusu geldi:
-
Baba, bir gözdü, ne demek?
-
Bak oğlum, sana köyümüzü anlatacağım; ama sen böyle her adımda sorar durursan,
o ne bu ne, köyümüzü anlatamam ki! Bu iş bitmez valla! Acele etme, büyüdükçe
her şeyi öğreneceksin; şimdi sus!
Cevdet’in yüzünü görebiliyordum. Son
sorusuna babasının verdiği yanıttan hiç hoşlanmamıştı! Babası, “Sus,” diyordu.
Cevdet’in yüzü hemen sirke satmaya başlamıştı. Babası durumu fark etmiş olmalı
ki; “Oğlum Cevdet, sen köyümüzü sordun, ben de sana köyümüzü anlatacağım; ama
şimdi sadece dinle; dinle ki, çok merak ettiğin köyümüzü öğrenesin. Bilmediğin
sözler geçtiğinde hiç aldırma, şimdi köyümüzü öğren, büyüdükçe o sözleri de
öğreneceksin; tamam mı?” dedi.
Cevdet babasına olumlu yanıt verdi; böylece baba köylerinin anlatımına
döndü: “Söyledim ya, evimiz bir gözdü. Bütün işler oracıkta yapılırdı; yemek
pişer yemek yenir, oturulur kalkılır, sohbet edilir, yatılır uyunur; her bir
şeycik orada yapılırdı.
Cevdet sıkıntıdaydı, belliydi, kıvranıyordu, sorması gerekliydi; elini
kaldırdı.
-
Baba bir şey sorabilir miyim?
-
Tamam sor, ama başka soru yok.
-
Babaannem ve dedem de o bir göz yerde mi yatıyorlardı?
-
Evet, başka yer yok ki!
-
Benim odam var; ama bazı geceler anamla sen kıkırdayıp duruyorsunuz..
-
Eee, ne olmuş?
-
Babaannemle dedem kıkırdarken siz nasıl uyuyordunuz?
-
Uyuyorduk işte.. Her şey bitti öğreneceğin bir bu mu kaldı? Sus len, köyümüzü
anlatmaktan vazgeçeceğim yoksa!
Cevdet, “Ben ne dedim şimdi,” diye söylendikten sonra ağlamaya başladı.
Bereket versin babası kısa sürede onu ağlamaktan vazgeçirdi ve köyünü anlatmaya
tekrar başladı.
“Evimizin önünde arık vardı, arığı babam açmıştı, dağın dibindeki
kaynaktan gelen temiz su bahçeden bahçeye akar giderdi. Sabah kalkınca hemen
arığın başına koşar yüzümüzü yıkardık. Baharda ve yaz aylarında keyifli olurdu;
ama kışın soğukta ve yağmurlu havalarda zordu. Tarlanın küçük bir bölümü sebzeler
için ayrılmıştı; mevsimi gelince yazlık ve kışlık sebze fidanlarını diker,
gelişmeleri için çapalar, sular; bakardık. Bu işlerin güzel yanı; domatesleri,
biberleri, patlıcanları; kış için lahanayı, pırasayı günün ihtiyacı kadar
toplamaktı, toplamak zevkli bir işti. Anam onlardan yemek yapar biz de oturup
yerdik. Tarlada sadece susam ekimi yapardık; uzun zahmetli işti bu! Ürünümüz
susamları babam kile denilen bir ölçü kabıyla ölçerek çuvallara doldurur ve
sonra kasabaya satmaya götürürdü. Ananla evlendik, o kasabadandı, tarlanın bir
köşesine kendimiz için bir göz de olsa ev yaptık, yatmaya evimize giderdik.
Gelirimiz susamdan ibaretti; giderek susam para etmez oldu, eski yıllarda
yeterdi. Ananla köyden ayrılıp buralara geldik; sen burada doğdun, boru mu bu
İstanbullu oldun!”
Cevdet’in yüzünü tatlı bir tebessüm kaplamıştı. Büyüyüp iş aramaya
başladığı zaman, hele, evlenmeye kalktığı zaman bakalım böyle tebessüm
edebilecek mi, diye içimden geçirdim. Bence Cevdet talihsizdi; çünkü o çok
merak ettiği köyünü yaşayamamıştı! Bundan sonra da köyünü yaşayamayacağı
açıktı.
Cevdet’in babası anlatımlarını sürdürüyordu: “Tarlayı sürmek, susamı
ekmek, sulayıp bakmak zor ve zahmetli bir iş; ama köyde hasat günleri
şenlikliydi; hâlâ özlerim o günleri. Köyde bütün tarlalar aynı gün hasada hazır
olmazdı tabii, örnek, bizim tarlanın hasadı yapılacaksa köyün yetişkin
insanları sabah erkenden ellerinde oraklarıyla gelirler, “Bismillah” deyip
kesime başlanırdı. Kesilenlerden kümeler oluşturulur ve güneşte kuruduktan
sonra silkilmeğe hazır hale gelirlerdi. Güneşin altında bu işler güle oynaya
yapılırdı. Herkes birbirine takılır, laf atar; hatta güreşe tutuşanlar olurdu.
Anam bir ağacın altında ocağını açar kazan misali tencerelerde öğle ve akşam
yemeğini hazırlar ve imeceye katılan tüm komşularla birlikte yemek yenirdi. Biz
gençler gece kızgın taş oynardık. Şimdi sen diyeceksin ki, kızgın taş nasıl bir
oyun?”
Cevdet babasının yüzüne daha fazla bir özenle bakarak gülümsüyordu;
herhalde “yaa.. işte böyle” demek istiyordu. Baba da durumu fark etmiş olmalı
ki gülüyordu; omuzlarının titreşmesinden anlıyordum bu durumu. Böylece anlatıma
çok kısa bir süre ara verilmiş oldu. Sonra devam etti: “Gece oyun vakti
gelince, susamı tamamen kalkmış, boş olan bir tarlada toplaşırdık. Ateş yakar
herhangi bir taşı iyice ısıttıktan sonra bir tahta parçasının ucuna koyup
havaya fırlatırdık. Yere düşen kızgın taşı herkes önce bulmak amacıyla
dağılırdı. Burada risk, taş henüz çok sıcakken, üstüne çıplak ayakla basmaktı;
bu oyun çıplak ayakla oynanıyordu. Kızgın taşı bulan “Buldum” diye bağırır ve
herkes orada toplanırdı. Elle yoklanırdı; kızgın taş mı değil mi? Kızgın taşı
bulan kişi diğer oyunculara toplu ceza verirdi; karanlıkta korkunç olarak
bilinen bir yere kadar koşarak gidip dönmek gibi.. Bazı cezalarda hoş olurdu;
harmandalı oynamak gibi..
Cevdet burada minik elleriyle alkış tuttu; belki zihninde babası
harmandalı oynuyordu. Ne kadar güzeldi, Cevdet’in babası komşunun oğlunun
babasını dövmüyordu; Cevdet de “Benim babam senin babanı döver,” demiyordu.
İşin doğrusu ben böyle bir güzelliğin olmasını düşledim.
İşin doğrusu ben böyle bir güzelliğin olmasını düşledim.
Cevdet’in babası köylerinin hikâyesini sürdürmekten yana olmalıydı…
Kasabada bir devlet memuruyla evli olan ablasına geçti: “Bazen hafta sonlarında
halanlar, köye gelirlerdi; ablamın o zamanlar dört çocuğu vardı, hepimiz
birbirimizi severdik. Anne ve babamız da kızlarını, hayırlı çıkan damatlarını,
en önemlisi torunlarını görmekten mutlu olurlardı. Yaz aylarında, geldiklerinin
ertesi günü mutlaka Asar’a giderdik. Şehirliler ‘piknik’ diyorlar bu işe.. Asar
denilen yer; dağın tam dibinde kayaların keskin diklikle son bulduğu, antik
kalıntılar arasındaki kaynağın bulunduğu yerdedir.”
Her
halde anlatılanlardan Cevdet çok mutlu olmalıydı ki, sevinçle yerinden fırladı,
babasının kucağına tırmandı ve onu iki yanaklarından öperek ödüllendirdi.
Cevdet’in o an içinde bulunduğu duyguları aktarabilmem olanaksız; ama ben
içimden aslan Cevdet diyerek onu alkışladım.
Cevdet yerine oturduktan sonra babası anlatımına devam etti: “Kaynak su
buz gibi soğuktur; kim bilir dağın taa nerelerinden geliyordur. Eski yıllarda
kaynağın fırlayıp çıktığı yerde minnacık gölcük oluşmuştu; çocukluğumuzda biz
köy çocukları toplanır o suya girerek oynardık. O kadar küçüktü ki yüzemezsin,
dikine durup oynuyorduk. Daha sonraki yıllarda, birileri, kimdi bilmiyorum,
kaynağın çevresinde genişçe set yapmıştı, minnacık girilen yer kocaman olmuştu;
burada, delikanlılık yıllarımızda yüzüyorduk. Buz gibi suda yüzmek hem güzeldi,
hem de yiğitlikten sayılırdı. Halanlarla birlikte bu setin başına gider, akşama
kadar yer içer, oyunlar oynayıp karanlık basmadan geri dönerdik. Karanlık
basmaması önemliydi, sokakları bırak evlerde bile o yıllarda elektrik yoktu.”
Elektrik yoktu sözünü duyan Cevdet, “Sahi
mi?..” der gibi hayretle gözlerini açtı, belki bir şey soracaktı, “her halde
babası kızar” diye ağzını eliyle kapattı, hayret ifadeleriyle babasına bakmaya
devam etti.
Zihnimde Cevdet’e, “Ne sandın Cevdet, köyü bırak, ben bizim kasabada
elektriksiz yıllar gördüm, ilkokul dördüncü sınıfa kadar evdeki tek gaz
lambasının ışığında ders çalıştım. Beşinci sınıftayken elektrik geldi. Öyle çok
sevinmiştik ki, sanki gökyüzündeki güneş geceleri evimizin içine taşınıvermiş
gibiydi,” diyordum, tabii Cevdet beni duyamazdı.
Hikâyesini bitiren baba, oğlu Cevdet’e, “Köyümüzü daha görmedin, gelecek
yaz gidelim, köyümüzü ve Asar’ı gör,” dedi ve ekledi, “Hadi artık kalkalım,
annen bizi bekler.”
Kalktılar,
ben de kalktım. Cevdet caddeye adımını atar atmaz başladı oracıkta yarattığı
şarkısını söylemeye… Oluşturduğu bir tempoyla hem zıplıyor, hem de şarkısını söylüyordu:
“Kö.. yü.. mü.. ze.. gi.. de..
ce.. ğiz.. / Kö.. yü.. mü.. ze.. gi..
de.. ce.. ğiz..”







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder