6 Ekim 2013 Pazar

2- Baba Bizim Köyün Adı Ne?

İnter..
Gökbel
Gönük'te bir köy yolu..
 Çubuklu
Sünnet Gölü
 Kemer
Ölüdeniz
Galata, istiklal Cad...

Yedi Yer Yedi Öykü
İkinci Bölüm



G A L A T A    S O K A K L A R I


2 - Baba  Bizim  Köyün  Adı  Ne?



          Yazıhaneme gitmek üzere evden çıktım, taksiye bindim, Tünel Meydanı’na geldim. Hanın kapısından içeri gireceğim an, “Ağustos ayındayız, havalar çok sıcak; ama daha fazla erteleme, git şu kitabı al, yakında bir kitabevi var,” diye söylendim; döndüm kitabevine doğru yürümeğe başladım, yol kısa da olsa, kafamı güneşten korumak amacıyla yolun gölge olan dar şeritlerinden yürümeye özen gösterdim. Kitabevine geldim, içeriye girdim; koca salon artık kitabevinden çok kahve olarak çalışıyordu. Hepinizin bildiği gibi adı kafeye çıkan yerlerde her tür yemek bulma olanağı da var. Burası da öyle bir yer olmuş. Ülkemizde son yıllarda yeme içme çılgınlığı yaşanıyordu; birçok zaman, “Bu millet daha önce aç mı geziyordu demekten kendimi alamıyorum.” Aç değildim, sadece kitap alacaktım.  Dar bir şeride dönüşen kitap bölümüne geçtim, raflarda aradığım kitabı göremedim. Oralarda ağır ağır yürüyüp bakınan bir adam vardı, ona, “Siz burada görevli misiniz?” diye sordum. Tabii, benim gibi aradığı bir kitap nedeniyle bakınan bir adam da olabilirdi. “Evet, ne aramıştınız?” diye yanıtladı. “Takunyalı Führer” var mı?” diye sordum; etrafa bakındı kasada oturmakta olan beye sordu, “Yok” dediler; “Yok, öğle mi?” demişim; demişim; çünkü bu soru belli bir amaç taşımıyordu,  kendiliğinden amaçsız çıkan bir sözdü ya da zihnimin bir amacı vardı da benim haberim yoktu. “Neden yok” gibi bir anlam oluşuvermişti! Kasadaki adam, bana baktı, “Kalmadı” dedi.
          İstiklal Caddesi’nde dört beş kitabevi vardı; ama bu sıcakta daha fazla yürüyemezdim; “akşama” dedim ve yazıhaneye yöneldim. Önümde iki kişi vardı; baba oğul olmalıydılar.. Çocuk, “vıcı vıcı…” kuşlar gibi konuşuyordu. Arkalarına iyice yaklaştığımda konuşulanları net olarak duyabiliyordum. Amacım özellikle dinlemek değildi, amaç dışı bir gelişimdi bu!
          Çocuk:
          - Baba bizim köyün adı ne? Dedi.
          - Yangı oğlum, diye yanıtladı babası.
          - Baba, bizim köyümüz neden yandı? Ben o zaman yok muydum? Annemle sen yangından mı kaçıp buraya geldiniz?
          - Tek tek sor oğlum. Köyümüz yanmadı, adı Yangı; Yangı, yanmış demek değil; ama neden Yangı demişler bilmiyorum.
          - Peki, yangı ne demek?
          - Onu da bilmiyorum?
          - Neden bilmiyorsun?
          Adam kızmışa benziyordu, dili hemen yerel şivesine dönüverdi:
          - Ülen bilmiyom dedim, nedeni olu mu bunun? Bilmiyom işte!
          - Neden kızıyorsun?
          - Gızmıyom.
          - Öyleyse neden “gızmıyom” diyorsun?
          - Ülen bunları sana anan olacak o garı mı örgetiyo?
          - Annem bana, güzel konuşmazsan ağzına acı biber sürerim, diyor; sen de güzel konuşmuyorsun, anneme söyleyeceğim, senin ağzına acı biber sürsün.
          Baba daha çok kızarak bir şeyler söyledi; fakat ne söyledi anlayamadım.
          Çocuk başladı ağlamaya. Baba oğlunu susturabilmek için çeşitli diller döküyordu; ama çocuğu susturamamıştı.         
          Baba giderek daha çok sinirlenmiş olmalıydı:
          - Akşam ben senin o anana gösteririm.
          Çocuk ağlamayı kesti ve babasına sordu:
          - Baba akşam anneme ne göstereceksin?
          - Ülen oğlum, ne göstercesem göstercem, sana ne len!
          - Niye bana ne? Çok mu gizli?
          - Evet, çok gizli ülen, çok gizli!
          Bu kez çocuk daha yüksek tonda ağlamaya başladı.
          Babanın alttan almaktan başka çaresi yoktu:
          - Oğlum, Cevdetim, ağlama kuzucuğum, dedi.
          Cevdet:
          - Tamam, şimdi güzel konuştun, annem ağzına acı biber sürmez, dedi ve sustu.

          Yazıhaneye gidecektim ya; artık benim onları bırakmaya hiç niyetim yoktu. Onlar önde ben arkalarında, bir sözcük bile kaçırmamak azmiyle yürürken Tünel Meydanı’na geldik. Sıcak hava felaketti, bu takip ne zamana dek sürecekti bilemiyordum; Tanrı bana yardım etti; baba oğul iki adım ötemizdeki (…) Simitçisi’nin önünde duraladılar, ben içimden “hadi girin, hadi girin,” diye tezahürat yapıyordum, baba oğluna döndü: “Cevdet simit ister misin oğlum, burada simitler her daim sıcaktır,” dedi. Cevdet sevindi. Baba, “İçeride oturalım, birer de çay içeriz,” dedi. Cevdet el çırparak sevincini gösterdi.     
          Bu işe Cevdet kadar ben de sevindim; çünkü güneşten kurtulacaktım; ama onları duyabileceğim bir yere oturabilecek miydim?
          Baba oğul simitçiye girdiler, bir masaya oturdular, arkalarından ben de girdim, bereket versin her yer boştu, ben de çocuğun babasının arkasındaki masaya oturdum, hatta masanın yan tarafına geçip sandalyemi çocuğun babasına doğru yaklaştırdım. Böylece konuşulanları daha iyi işitebilecektim. Simit ve çay söylediler; siparişleri geldi, baba oğlunun çayına şekerini atıp karıştırdı. Ben de sadece bir çay söyledim; çay geldi, yudumladım, taze ve güzeldi.        
          Cevdet simidini ısırdı, çayını yudumlarken, “Baba, akşam anneme ne göstereceksin?” dedi. Adamın yüzünü göremediğim için bilemiyorum; ama oğlunun sorusundan sonra omuzlarının hoplar gibi oluşundan vaziyetinin kötü olduğu belliydi; fakat babanın dilinde biraz önceki gibi bir sağanak oluşmadı, artık yöresel şivesiyle değil karısının istediği gibi konuşuyordu, bu durum iyiye işaret sayılırdı.
          Cevdet’in babası:
          - Hadi biz gene Yangı’ya, köyümüze dönelim, dedi.
          - Bizim köyümüz yanmamış değil mi?
          - Akıllı oğlum benim, tabii ya, bizim köyümüz yanmadı.
          - O zaman, annemle sen yangından kaçmak için buraya gelmediniz.
          - Evet, sen akıllı bir çocuksun.
          Cevdet babasının “akıllı oğlum, sen akıllı bir çocuksun,”  sözlerinden mutlu olmuştu; ağzı kulaklarına varıyordu; fakat aklı yanıtlanmayan sorularında olmalıydı.
          - Ben o zaman yok muydum baba?
          - Yoktun oğlum.
          - Neredeydim?
          - Henüz doğmamıştın.
          - Neden doğmamıştım?
          - Bilmem ki; Allah bilir!
          - Baba…
          - Söyle oğlum.
          - Büyüdüğümde benim de çocuğum olacak mı?
          - Olacak oğlum.
          - Sen nereden biliyorsun; hani Allah bilirdi?
          Baba başını bir sağa, bir sola çevirdi; her halde “la havle” çekiyordu; ama bir şey demedi.
          Cevdet:
          - Baba çocuk annesinin karnından mı çıkıyor?
          - Evet.
          - Çocuk annesinin karnına nasıl giriyor? Babalar mı koyuyor? Babalar nereden buluyor çocuğu?
          - Oğlum biraz önce de konuşmuştuk; tek tek sor, diye.. Şu kadarını bil yeter: Çocuklar annelerinin karnında oluşuyor.
          - Nasıl oluşuyor?
          Babanın nasıl zor durumda olduğunu tahmin etmek güç değildi:
          - Başka şeyler konuşalım, bir gün belki annene sorarsın.
          - Anneme sordum, sen erkek çocuğusun, baban anlatsın, dedi.
          - Annen haklı, bugün bu kadar yeter, gerisini sonra konuşuruz, tamam mı?
          - Tamam, şimdi ne konuşalım?
          - Bizim köyün adını sormuştun ya…
          - Evet, Yangı!
          Ben sana köyümüzü anlatayım, ister misin?
          Cevdet ellerini çırparak, “İsterim” dedi.
         
          Oğluna köylerini anlatmaya başladı:
          Köyümüz dağın dibinden başlar kasabaya giden yola kadar uzanır. Kasabaya giden yol; köyler, köyler, kasaba derken taa… Akdeniz’e kadar ulaşır.
          Cevdet uyanık çocuk, hemen babasına müdahale etti:
          - Baba ben denizleri biliyorum, sen Akdeniz’i bırak bizim köye dön, bizim köyü anlat.  
          - Onu anlatıyorum, dinle! Bizim köyümüz dağın dibinden başlar kasaba yoluna kadar uzanır. Köyümüz benim çocukluğumda yirmi beş otuz haneydi..       
          - Baba, hane ne demek?
          - Her eve hane denir, diye yanıtladı.
          Baba, anlatımını şöyle sürdürdü: “Köyümüzde yirmi beş otuz ev vardı, evlerin bazılarında birer aile vardı; ama bazı evlerde o ailenin evlenen oğulları ana babasıyla birlikte otururlardı. Böylece köy nüfusu ev sayısının iki katından daha fazlaydı. Köy yerinde önemli olan topraktır; bizim evimiz dört beş dönümlük tarlanın bir köşesindeydi.
           - Baba dönüm ne demek?
           - Tarlaların ölçü birimi; misal, iki kilo armut satın alıyoruz, burada kilo ağırlık birimi; dönüm de toprak ölçü birimi.
          - Toprağın da terazisi mi var?
          - Evi, bahçeyi, tarlayı teraziye koyup tartamazsın. Tarlanın da kendine göre ölçü birimi var; metre kare ve katları gibi..
          Babası anlatımını sürdürmek istedi: “Evimiz tarlamızın bir köşesinde, bir gözdü?..” dedi, Hemen Cevdet’in sorusu geldi:
          - Baba, bir gözdü, ne demek?
          - Bak oğlum, sana köyümüzü anlatacağım; ama sen böyle her adımda sorar durursan, o ne bu ne, köyümüzü anlatamam ki! Bu iş bitmez valla! Acele etme, büyüdükçe her şeyi öğreneceksin; şimdi sus!
          Cevdet’in yüzünü görebiliyordum. Son sorusuna babasının verdiği yanıttan hiç hoşlanmamıştı! Babası, “Sus,” diyordu. Cevdet’in yüzü hemen sirke satmaya başlamıştı. Babası durumu fark etmiş olmalı ki; “Oğlum Cevdet, sen köyümüzü sordun, ben de sana köyümüzü anlatacağım; ama şimdi sadece dinle; dinle ki, çok merak ettiğin köyümüzü öğrenesin. Bilmediğin sözler geçtiğinde hiç aldırma, şimdi köyümüzü öğren, büyüdükçe o sözleri de öğreneceksin; tamam mı?” dedi.
          Cevdet babasına olumlu yanıt verdi; böylece baba köylerinin anlatımına döndü: “Söyledim ya, evimiz bir gözdü. Bütün işler oracıkta yapılırdı; yemek pişer yemek yenir, oturulur kalkılır, sohbet edilir, yatılır uyunur; her bir şeycik orada yapılırdı.
          Cevdet sıkıntıdaydı, belliydi, kıvranıyordu, sorması gerekliydi; elini kaldırdı.
          - Baba bir şey sorabilir miyim?
          - Tamam sor, ama başka soru yok.
          - Babaannem ve dedem de o bir göz yerde mi yatıyorlardı?
          - Evet, başka yer yok ki!
          - Benim odam var; ama bazı geceler anamla sen kıkırdayıp duruyorsunuz..
          - Eee, ne olmuş?
          - Babaannemle dedem kıkırdarken siz nasıl uyuyordunuz?
          - Uyuyorduk işte.. Her şey bitti öğreneceğin bir bu mu kaldı? Sus len, köyümüzü anlatmaktan vazgeçeceğim yoksa!
          Cevdet, “Ben ne dedim şimdi,” diye söylendikten sonra ağlamaya başladı. Bereket versin babası kısa sürede onu ağlamaktan vazgeçirdi ve köyünü anlatmaya tekrar başladı.
          “Evimizin önünde arık vardı, arığı babam açmıştı, dağın dibindeki kaynaktan gelen temiz su bahçeden bahçeye akar giderdi. Sabah kalkınca hemen arığın başına koşar yüzümüzü yıkardık. Baharda ve yaz aylarında keyifli olurdu; ama kışın soğukta ve yağmurlu havalarda zordu. Tarlanın küçük bir bölümü sebzeler için ayrılmıştı; mevsimi gelince yazlık ve kışlık sebze fidanlarını diker, gelişmeleri için çapalar, sular; bakardık. Bu işlerin güzel yanı; domatesleri, biberleri, patlıcanları; kış için lahanayı, pırasayı günün ihtiyacı kadar toplamaktı, toplamak zevkli bir işti. Anam onlardan yemek yapar biz de oturup yerdik. Tarlada sadece susam ekimi yapardık; uzun zahmetli işti bu! Ürünümüz susamları babam kile denilen bir ölçü kabıyla ölçerek çuvallara doldurur ve sonra kasabaya satmaya götürürdü. Ananla evlendik, o kasabadandı, tarlanın bir köşesine kendimiz için bir göz de olsa ev yaptık, yatmaya evimize giderdik. Gelirimiz susamdan ibaretti; giderek susam para etmez oldu, eski yıllarda yeterdi. Ananla köyden ayrılıp buralara geldik; sen burada doğdun, boru mu bu İstanbullu oldun!”

          Cevdet’in yüzünü tatlı bir tebessüm kaplamıştı. Büyüyüp iş aramaya başladığı zaman, hele, evlenmeye kalktığı zaman bakalım böyle tebessüm edebilecek mi, diye içimden geçirdim. Bence Cevdet talihsizdi; çünkü o çok merak ettiği köyünü yaşayamamıştı! Bundan sonra da köyünü yaşayamayacağı açıktı.

          Cevdet’in babası anlatımlarını sürdürüyordu: “Tarlayı sürmek, susamı ekmek, sulayıp bakmak zor ve zahmetli bir iş; ama köyde hasat günleri şenlikliydi; hâlâ özlerim o günleri. Köyde bütün tarlalar aynı gün hasada hazır olmazdı tabii, örnek, bizim tarlanın hasadı yapılacaksa köyün yetişkin insanları sabah erkenden ellerinde oraklarıyla gelirler, “Bismillah” deyip kesime başlanırdı. Kesilenlerden kümeler oluşturulur ve güneşte kuruduktan sonra silkilmeğe hazır hale gelirlerdi. Güneşin altında bu işler güle oynaya yapılırdı. Herkes birbirine takılır, laf atar; hatta güreşe tutuşanlar olurdu. Anam bir ağacın altında ocağını açar kazan misali tencerelerde öğle ve akşam yemeğini hazırlar ve imeceye katılan tüm komşularla birlikte yemek yenirdi. Biz gençler gece kızgın taş oynardık. Şimdi sen diyeceksin ki, kızgın taş nasıl bir oyun?” 
          Cevdet babasının yüzüne daha fazla bir özenle bakarak gülümsüyordu; herhalde “yaa.. işte böyle” demek istiyordu. Baba da durumu fark etmiş olmalı ki gülüyordu; omuzlarının titreşmesinden anlıyordum bu durumu. Böylece anlatıma çok kısa bir süre ara verilmiş oldu. Sonra devam etti: “Gece oyun vakti gelince, susamı tamamen kalkmış, boş olan bir tarlada toplaşırdık. Ateş yakar herhangi bir taşı iyice ısıttıktan sonra bir tahta parçasının ucuna koyup havaya fırlatırdık. Yere düşen kızgın taşı herkes önce bulmak amacıyla dağılırdı. Burada risk, taş henüz çok sıcakken, üstüne çıplak ayakla basmaktı; bu oyun çıplak ayakla oynanıyordu. Kızgın taşı bulan “Buldum” diye bağırır ve herkes orada toplanırdı. Elle yoklanırdı; kızgın taş mı değil mi? Kızgın taşı bulan kişi diğer oyunculara toplu ceza verirdi; karanlıkta korkunç olarak bilinen bir yere kadar koşarak gidip dönmek gibi.. Bazı cezalarda hoş olurdu; harmandalı oynamak gibi..
          Cevdet burada minik elleriyle alkış tuttu; belki zihninde babası harmandalı oynuyordu. Ne kadar güzeldi, Cevdet’in babası komşunun oğlunun babasını dövmüyordu; Cevdet de “Benim babam senin babanı döver,” demiyordu.
          İşin doğrusu ben böyle bir güzelliğin olmasını düşledim.

          Cevdet’in babası köylerinin hikâyesini sürdürmekten yana olmalıydı… Kasabada bir devlet memuruyla evli olan ablasına geçti: “Bazen hafta sonlarında halanlar, köye gelirlerdi; ablamın o zamanlar dört çocuğu vardı, hepimiz birbirimizi severdik. Anne ve babamız da kızlarını, hayırlı çıkan damatlarını, en önemlisi torunlarını görmekten mutlu olurlardı. Yaz aylarında, geldiklerinin ertesi günü mutlaka Asar’a giderdik. Şehirliler ‘piknik’ diyorlar bu işe.. Asar denilen yer; dağın tam dibinde kayaların keskin diklikle son bulduğu, antik kalıntılar arasındaki kaynağın bulunduğu yerdedir.” 
          Her halde anlatılanlardan Cevdet çok mutlu olmalıydı ki, sevinçle yerinden fırladı, babasının kucağına tırmandı ve onu iki yanaklarından öperek ödüllendirdi. Cevdet’in o an içinde bulunduğu duyguları aktarabilmem olanaksız; ama ben içimden aslan Cevdet diyerek onu alkışladım.
          Cevdet yerine oturduktan sonra babası anlatımına devam etti: “Kaynak su buz gibi soğuktur; kim bilir dağın taa nerelerinden geliyordur. Eski yıllarda kaynağın fırlayıp çıktığı yerde minnacık gölcük oluşmuştu; çocukluğumuzda biz köy çocukları toplanır o suya girerek oynardık. O kadar küçüktü ki yüzemezsin, dikine durup oynuyorduk. Daha sonraki yıllarda, birileri, kimdi bilmiyorum, kaynağın çevresinde genişçe set yapmıştı, minnacık girilen yer kocaman olmuştu; burada, delikanlılık yıllarımızda yüzüyorduk. Buz gibi suda yüzmek hem güzeldi, hem de yiğitlikten sayılırdı. Halanlarla birlikte bu setin başına gider, akşama kadar yer içer, oyunlar oynayıp karanlık basmadan geri dönerdik. Karanlık basmaması önemliydi, sokakları bırak evlerde bile o yıllarda elektrik yoktu.”
          Elektrik yoktu sözünü duyan Cevdet, “Sahi mi?..” der gibi hayretle gözlerini açtı, belki bir şey soracaktı, “her halde babası kızar” diye ağzını eliyle kapattı, hayret ifadeleriyle babasına bakmaya devam etti.
          Zihnimde Cevdet’e, “Ne sandın Cevdet, köyü bırak, ben bizim kasabada elektriksiz yıllar gördüm, ilkokul dördüncü sınıfa kadar evdeki tek gaz lambasının ışığında ders çalıştım. Beşinci sınıftayken elektrik geldi. Öyle çok sevinmiştik ki, sanki gökyüzündeki güneş geceleri evimizin içine taşınıvermiş gibiydi,” diyordum, tabii Cevdet beni duyamazdı.

          Hikâyesini bitiren baba, oğlu Cevdet’e, “Köyümüzü daha görmedin, gelecek yaz gidelim, köyümüzü ve Asar’ı gör,” dedi ve ekledi, “Hadi artık kalkalım, annen bizi bekler.”
          Kalktılar, ben de kalktım. Cevdet caddeye adımını atar atmaz başladı oracıkta yarattığı şarkısını söylemeye… Oluşturduğu bir tempoyla hem zıplıyor,  hem de şarkısını söylüyordu:
          “Kö.. yü.. mü.. ze..  gi.. de.. ce.. ğiz.. / Kö.. yü.. mü.. ze..  gi.. de.. ce.. ğiz..”
  

Hiç yorum yok: