24 Ekim 2013 Perşembe

3 - Baba Kurtar Beni





3- Baba Kurtar Beni



          Saat 19:00 gibiydi, yazıhanemden çıktım, şöyle bir etrafa bakındım; çoğu kez olduğu gibi Şişhane’ye yürüyerek inip duraktan otobüse binerek eve gidebilirdim ya da Galata Sokakları’nda biraz yürüyüp çevreyi izleyebilirdim. Galata Sokakları beni gene çekti; ama bugün, hangi yöne gitmeliydim; içgüdülerime uydum karşımdaki Galip Dede Caddesi’ne yöneldim. Cadde ve çevresi Galata’nın en gözde yeridir: Her cinsten, her milletten, her inançtan insanlar.. Neredeyse adım başı sıklıkta sağda ve solda birbirinden ilginç sokaklar.. İne ine varacağımız yer Galata Kulesi.. Karaköy’e inişte çoğu tarih kokan binalar ve merdivenler..

          Galip Dede Caddesi Tünel meydandan Karaköy’e inilen Tünel’in solundaki caddedir. Gözde olmak kolay iş değil; hem Galata’nın hem de üç mahallenin  gözdesi.. Ben de göz koydum ya işte ondan; gelecek seçimlerde, yani çıkmaz ayın son çarşambasındaki seçimlerde, keyfim yerinde olursa eğer, Asmalı Mescit Mahallesi’nden belki muhtarlığa aday olurum ve Tünel Meydanı’nda demokrasi, özgürlük ve kardeşlik nutukları atarak aydınlatıcı olurum; ancak ben nutuk atarken tramvay geçerse ne yaparım şimdiden bilemiyorum…
          Galip Dede Caddesi’nde ağır ağır, sallana sallana yürüyorum; yanımda karım olsaydı, “Adım atmak için bile düşünüyorsun,” der ve ben de daima olduğu gibi, “Evet, ben ciddi adamım; adım atmak için bile olsa her işimi düşünerek yaparım,” diye yanıtlardım. Yanımda karım yoktu; ama sanal bir söyleşiye girmiştim, bu söyleşi sessiz mi olmuştu; yoksa biraz sesli mi? Bilmiyorum! Biraz sesli olmuş ise eğer sağımdan solumdan geçenler ak saçlarıma bakıp, herhalde, “Baba kafayı yemiş,” demişlerdir. Neden baba? Evet, ben babayım; ama bu baba başka bir baba; çünkü son yıllarda tanıdık tanımadık birçok kişi bana “Baba” diyorlardı; hoşuma da gidiyordu.. Saçları değirmen damında ağartmadığımın kanıtıydı belki bu söz!
          Caddeyi ağır ağır inmeğe başladığımdan bu yana kim bilir kaç kez girip çıktığım sağdaki ve soldaki her sokak için sırayla zihnimde; “Bu sokak benim,” sonrasını geçerken de “Bu sokak da benim,” diyordum. Neden? Öncü ve ünlü şair Orhan Veli aklıma gelmişti gene; bazen onunla inatlaşıyoruz, “o sokak benim, hayır senin değil benim” diye! Zaman zaman bu inatlaşmanın sonunda kendime şunu söylüyorum: Orhan Veli ünlü bir şair; Erkan Efendi sen kim oluyorsun? Ama Erkan Efendi biraz inatçı, sokakları ona bırakmaya hiç niyeti yok. Geçmiş yılların birinde, bir gece yarısı tutuştuk; “yok o sokak benimdi, yok bu senindi,” diye. Bu tartışmalı gecenin sonunda birkaç dize yazmıştım: Ya Rabbim, nasıldı?.. “Nasıldı” diye yazdığıma bakmayın, hiçbir şiirimi ezbere bilmem; bu yönden oldum olası kabiliyetsizim. Caddenin bir köşesine çekildim, çantamdan kitabımı çıkardım, buldum o şiiri; haydi okuyalım:


Orhan Veli’yle Baş Başa


1- Baş ağrısı

Severim, iyi dosttur
Ama geçinemiyoruz bir türlü:
Anladık kardeşim anladık
“bu esvaplarla ayakkaplar senin”
Ama sokaklar benim. Nokta!

Hadi gel Beyoğlu’na gidelim;

O sokak benim, yoo.. , yoo..
Bu sokak da benim.

Bütün sokaklar benim:
“Mavi Aynalar” da benim
Ve “Onlar Benim Gözyaşlarımdı”
Nasıl senin olsun derim; anla artık!

Bütün sokaklar benim.

“bu esvaplarla ayakkaplar senin”
Ben çıplağım, kimsesiz sokaklarda
Her köşe başında bir kadın,
Hadi gel anlaşalım:
“bu esvaplarla ayakkaplar senin”
Sokaklar benim!


2- Sabaha Kadar

Yav Veli,
Bırak Allah aşkına şu şeytanı
“Aç pencereyi;
 Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar” bağır.
Ama n’olursun makamıyla bağır;
Sevgililer ninni sansın:
Kimi uyusun sarmaş dolaş
Kimi sarmaş dolaş olmuşken…
Hadi, söyletme beni, anlayıver artık.

Sana da bu yakışır yav Veli!

     
3- Böcekler

Biricik arkadaşım Veli,
İzin veriyorsun değil mi?
Gecenin bu saatinde…
Ne gecesi yav, sabahın dördü;
Üzme beni!

İyi ki “12 Eylül”de buralarda değildin:
İlhan Selçuk’un akrostişi bile
Kurtaramazdı seni.

Dinle, dinle… ne diyorsun:
“Düşünme,
  Arzu et sadece!
  Bak, böceklerde öyle yapıyor.”

T.C.K.’nın bilumum maddelerinden
Ayvayı yemiştin diyeceğim ama…
Belki de “Başpaşa” yaparlardı seni;
En büyük ceza sana!..

Netekim, “Düşünme” diyorsun ya…
Ondan işte, daha ne olsun Başpaşam!

“Netekim” sayelerinde ve de himayelerinde
Yeni sadrazamlarımız, yeni sultanlarımız var.

Düşünme; ister misin biat edelim?
Nah sana, diyeceksin elbette!


            İşte böyle, Orhan Veli’yle bazı geceler sabahlara kadar tartışıyoruz; tek konumuz sokaklar; yok canım, tek konumuz sokaklar olur mu? Paslaşıyoruz gece gündüz durmadan; neler, neler!.. Bazen aramıza Timur Selçuk da katılıyor, dokunmaya başlıyor piyanonun tuşlarına, “Pireli Şiir,” diye.. Ona da bozuluyorum; kırk kez söyledim, romanda bile yazdım, “Filleri pireler çoktan yuttu,” diye!. Daha ne yapmalıyım bilmiyorum ki!

          Bir yandan söyleniyor, bir yandan yürüyordum. İşte Galata Kulesi’ne geldim, caddeden saptım, kulenin etrafından döndükten sonra hastaneye çıkan sokağa girdim. Yokuş aşağı olan bu yolun ortalarına doğru, sokağın solunda, yüzyıl öncesinden gelen Commanda Konağı’ndan sonra, caddeye çıkacaktım. Önümde çok genç olmayan bir adam, birkaç adımda bir, karşısında biri varmış gibi kafasını biraz dikerek, yüksek sesle, “Orospu” diyordu; onu fark ettiğimden kısa bir süre sonra yanımdan bir kadın geçti, adamın sözünü duymuştu sanırım; kadın adamın yanından geçerken adam gene, “Orospu,” dedi. Doğal olarak kadın bir tepki göstermedi, kadın farkında olmalıydı, biraz önce de işitmiş olmalıydı; söylemin gelip geçenlerle ilişkisi yoktu. O kişi, kim bilir iç dünyasında nasıl bir savaşım içindeydi. İçimden, “Allah yardımcısı olsun,” dedim. Ağır ağır inmeye devam ediyordum, yürümekte olduğum sokağın sonlarına yakın bir köşede, yıkıntı halinde, yüzlerce yıllık bir bina vardı; restore edilmekte olduğunu gördüm. Sevindim; çünkü bu topraklar altıyla üstüyle; tüm kültür yapısıyla bizimdir. İşte bu değerlerden biri hayata geçiriliyordu. Tapusu benim üstüme olması şart değildi; “Bu topraklar, Anadolu bizimdir.” Atalarım bana miras bırakmıştı, ben de oğluma miras bırakacaktım: Hainlere inat!
          Sözünü ettiğim bu binanın önünden kıvrılarak Commanda Konağı’nın önünden geçtim ve Yüksek Kaldırım Caddesi’ne çıktım. Önümde gene o adam, “Orospu,” diyerek gidiyordu. Bu kez adamın önünde; ama biraz mesafeli; süper mini etekli, kalçalarıyla haşmetli, olgun ve dolgun bir kadın vardı, o da Karaköy’e doğru yürüyordu; söyleneni duyamazdı, duysa bile sorun olmamalıydı! Adam kadına göre hızlı yürüdüğü için kısa süre sonra kadının hizasına geldi ve bağırdı: “Orospu!” Kadın döndü adamın suratına okkalı bir tokat attı ve “Anandır orospu,” diye tepki gösterdi.
          Adamın ciddi sağlık sorunu olduğu belliydi; ama kadın bunu fak edemedi. Adamcağız büyük bir şaşkınlıkla caddenin kenarına oturup ağlamaya başladı. Ben kendi tempomla yürümeğe devam ediyordum; adamın önüne geldiğimde yüzüne baktım; göz göze geldik! Kurbanlık koyunlar gibi bana bakıyordu, “Baba kurtar beni,” dedi. Ben de ona iyice yaklaştım, “O seni dövmek istemiyordu, eminim, bir yanlışlık oldu,” dedim. Gönlünü alıcı davranışlarda bulunarak onu sakinleştirdikten sonra evime gitmek üzere Karaköy’e indim, bir taksiye bindim. Evime girerken kulaklarımda hâlâ o adamın arkamdan birkaç kez yinelediği söz vardı:
         

          “Baba sen iyi adamsın!”






1 yorum:

Unknown dedi ki...

Bir okur, "...iyi ama neden neden kitaplaşmıyor," diyor. Şöyle yanıtladım: Birincisi acele etme, asıl ağırlık geride, onları da oku. İkincisi; dosya tamam, kitaplaşabilir, sen yayınevi bulabilirsen ben dosyayı vereyim.