14 Kasım 2013 Perşembe

4 - Memleketi Kurtarmakla Meşgul Adam




Raphael


4 - Memleketi Kurtarmakla Meşgul Adam


          Yazıhaneme oldukça geç geldim, koltuklardan birisine oturdum, ilk kez
görüyormuşum gibi gözüm hurma fidanına ilişti, “Vay be; artık fidan falan değil, bayağı büyümüş kerata, yakında tavana değecek,” dedim, karşımdaki varlık beni duyabilirmiş gibi..
          Tohum toprağa sokulalı kaç yıl olmuştu? Herhalde altı yedi yıl olmuştur!
          Yedi yıl önce olmalı, ilkbahar aylarından biriydi, evin ihtiyaçları için Mısır Çarşısı’na uğramış birazda hurma almış sonra yazıhaneme gelmiştim.. Beş altı tane kadar yıkadım yedim. Çekirdekleri çöp tenekesine atıyordum; elimdeki son çekirdeği atmadım, serde biraz köylülük var ya ondan olsa gerek! Hurma Çekirdeğini çiçek saksılarımdan birinin içine sokuşturdum. Bilemiyorum aradan kaç gün geçti, bir gün çiçek saksısında sivri bir uç gördüm, ondan sonraki her gün izlemeğe başladım, o sivri uç büyüyordu, belliydi hurma çekirdeği kök salıyor, bir yandan da filizleniyordu. Gözlemeye devam ettim; artık her gün ona bakıyordum: Suyu, toprağının bakımı vesaire… Bir yıl sonra onu ayrı bir saksıya aldım; ayrı saksıya yerleştikten sonra o çok mutlu olmuştu; hızlı gelişiminden belliydi! Bir yıl daha geçti,  boyu iki karışa ulaştı; yoksa daha mı fazlaydı, tam anımsayamadım. Üç dört yıl sonra daha büyük bir saksıya aktardım. Tavana ulaşmasına az kaldı. Sonra ne olacak şimdiden bilemiyorum, hurma ağacı bu, şimdilik odanın içinde, onu saksıdan alıp toprağa dikmek gerekli; ama nereye? Bu dünyada bir karış toprağım yok ki! Dert de değil hani, yoksa yok; fakat toprağı seviyorum, bir şeyler dikip ürün almayı seviyorum; birkaç yıl önce bir saksıya domates, bir başka saksıya da birer fidanı dikmiştim; böylece biz de kendi ürünümüz bir iki domates, altı yedi biber yemiştik. Karım, neden her yıl dikmiyorsun, diye bana bozuk çalıyor; apartman çocuğu, sanki bu işten anlarmış gibi konuşuyor! Saksıda çiçek olur diyorum anlatamıyorum.
          Önemli olan elbette üç beş biber yemek değildi; topraktan çıkan, yeşeren, boy salan, çiçek açan ve ürüne dönüşen doğal süreci / gelişimi izlemek ve ondan tat almak önemliydi. Demek ki apartman çocuğu karım da bu işin sırrını ve zevkini keşfetmişti; ne yapayım, söyledim işte, toprağım yok.
          Bir gün, şey yani, hani… O da işe yaramaz ki!..

          Yukarılarda bir yerde; “Biraz da köylülük var ya..” diye yazmıştım… Böylece aklıma köylülük hikâyem geldi, başladım gülmeye, bereket yalnızım; “bereket” dediğime bakmayın, birileri olsa da fark etmezdi!
          Herhalde on on iki yıl önceydi; bizim eve, tıpta okuyan kızı için fedakâr, cefakâr bir anne olan Sultan Hanım temizliğe geliyordu. Bana Erkan Efendi derdi. Hal hatır sorup konuşurduk. Bir gün ben çıktıktan sonra eşime sormuş, “Erkan Efendi nereli?” diye. Karım “Köyceğizli,” diye yanıtlamış. Elbette bu doğru! Bizim ilçenin adı Köyceğiz. Sultan Hanım işinden başını kaldırmış, eşimin yüzüne bakmış, “Köylü olsun varsın; Erkan Efendi iyi bir adam,” demiş.
          Gururlandım doğrusu: “Erkan Efendi iyi bir adam!”

          Bu iyi adam Erkan Efendi yazıhanede yetiştirdiği hurma ağacını ileriki yıllarda ne yapacağını düşüyordu: O kadar çok düşünmüş olmalıydı ki saatler ilerlemiş haberi yoktu; belki o gün çalışmaya niyeti yoktu.
          Erkan Efendi, “Perilerle aram pekiyi değil; bana zırnık koklatmıyorlar,” demeyi keyiften sayıyordu. Buna karşın akarsuları çok seviyordu; yazmağa başladığında, “sular gibi akıp geliyor” demeyi daha çok seviyordu. Sonuçta ha Arap Hasan, ha Hasan Arap ama olsun, “Akarsu gibisi yoktur,” diyordu.

          Yazıhaneden çıktım, Tünel girişinin önünden kıvrılarak Şişhane’ye doğru yürümeye başladım: acelem yoktu, çevreme, ağaçlara falan ilk kez görüyormuş gibi uzun uzun bakıyor bir şeyler keşfetmeye çalışıyordum; fakat ne keşfedeceğimi bilmiyordum, keşfedilecek şey önceden bilinirmiş gibi, laf işte!
          İçimdeki “BEN” ya da paşa gönlüm ne istiyordu; onu hiç bilemem… Her neyse, Şişhane’ye yolun solundan yürüyordum; zaten başıma ne geldiyse yolun solundan gelmişti. Bir kamu kurumunda çalıştığım yıllarda; yok canım ne çalışması, çalışmaya vakit bulamadım ki, yirmi beş yılda belki on kez Danıştay’da dava açmakla meşgul olmuştum. Devlet Baba’nın benden neden korktuğunu hiç mi hiç anlayamamıştım; belki birileri oturdukları koltuğa talip olabileceğimi hesap ediyordu; bu önemli neden olabilirdi, öyle ya, yılanın başı küçükken ezilmeliydi. Fakat “Devletin işlerini sürüncemede bırakmak” gerekçesiyle görevden alma talimatı veren paşa hazretleri bu bilgiyi nasıl elde etmişti hâlâ şaşar kalırım. Asıl davamız bu güzelim vatanımız ve cumhuriyetimiz değil miydi? Asıl olan kanun değil miydi; kanunsuz işlere “Hayır” demek görevimiz değil miydi? Devran bu; gün geldi, “Hayır” demek bile tehlikeli oldu. İster eski yıllar ister yeni, bildiğim tek şey şu: Paşalar içinde sivil paşalar en korkunçlarıydı! Apoletli paşa emrini verir geçer, oldu da bitti maşallah; ama sivil paşalar kuyruğa girerler ve sonları asla gelmez; yıllar, yıllar, yıllar geçip gider! Apoletli paşa saftır, vatanı kurtardığını sanır; sivil paşalar kurnazdır, tek düşünceleri vardır: Kişisel çıkarları!

          Dağıttık gene, konumuz neydi?

          Zihin bu, başımın belası; sus, otur oturduğun yerde; yok efendim illâ bana mürailik yapacak! Bu mürai mürailiğini hat safhalara ulaştırdığında Şişhane Meydanı’ndaydım. Durdum, tamam işte Şişhane Meydanı’na kadar olan yoldaki sokaklardan birine girecektim, çoğu kez amaçsızca yaptığım gibi.. Sağa gidersem otobüse bitip eve gitmem gerekliydi, sola baktım; tam Galata Kulesi’ne giden caddenin başındayım… Galata Kulesi’ne dakikalarca baktım. Bu güne kadar yüzlerce kare fotoğrafını çektiğim yer bana “hadi gel,” diyordu; kıramazdım, yönümü beni çağıran Galata Kulesi’nden yana çevirdim.
          Kuleye on beş yirmi adım kaldı çantamdan fotoğraf makinemi çıkardım birkaç kare aldım; ışık yönünden zaman çok uygundu; gökyüzü maviliğin en tatlı tonuna bürünmüştü; bu bürünüşün süsleri olan grinin her tonundaki bulut kümeleri bana, “Hadi sende gel,” diyordu. Al başına belayı… Dedim ki, “İyi geleyim de nasıl? Uçmak önemli değil; kuşlar nasıl uçuyorsa ben de uçarım; ama bulut efendi sen o kadar uzaktasın ki… ıııhh… yemezler!”
          İşin aslına dönersek: Belki bulutların üstünde bile uçabilirdim!
          Neden olmasın? Sadece küçük bir ayrıntıydı söz konusu olan.
          “Belki bir gün, o küçük ayrıntı aşılabilir,” diye düşünüyordum. Sekiz on yıldır dizelerle bu işin yolunu yapmağa çalışıyordum:


Küçük Bir Ayrıntı


Yatağımda uzandım
Geniş penceremden
Gökyüzünü seyrediyorum;
Tatlı, açık mavi bu sabah
Lekesiz, beyaz tüller serpiştirilmiş
Ve kuşlar:
Biri gidiyor, biri geliyor
Beşi geliyor, beşi gidiyor
Daha niceleri, niceleri;
Ne yapıyor Allah aşkına bunlar?

Acaba ben de uçabilir miyim?

Yüzyıl öncesinde denemişler bunu!
Acaba, neden, bir yanlışlık olmasın?
Kuşları da Tanrı yarattı, beni de!
Neden uçamayacağım ki?
Sadece küçük bir ayrıntı:
Ben birazcık iriyim,
Kanat yerine kollarım var;
İşte o kadar!

Küçük bir ayrıntı!

Ben insanım: Yüreğim var,
Aklım var, sevgim var;
Aşkım var! Ben âşığım!
Uçuyorum işte,
Bulutların üstünde
Ve başka dünyalarda...

          Düşünürken yürümeyi de başarabildiğim için kulenin dibine gelmiştim; şimdilik, uçmaktan vazgeçtim; aşk başka, Allah korusun!

          Kulenin solundaki minik meydanlık hayat fışkırıyordu; her yaştan insanlar; çocuklar, genç erkekler kızlar, yetişkin insanlar, dedeler, nineler; kediler, köpekler; ne ararsan hepsi burada: çıvıl çıvıl!
          Hayatın içinde olabilmek çok güzeldi; yavaş yavaş yürüyerek karşıdaki kahvenin avlusuna gittim oturdum. Garson geldi, tost ve büyük çay söyledim; tost çift kaşarlı ve domatesli olsun, dedim. Bir süre sonra siparişlerim geldi, çayla birlikte domatesli kaşarlı dost iyi geldi; acıkmıştım demek ki, yedikçe doymuş olmanın rahatlığını hissettim.

          Çayımı yudumluyor, insanları izliyorum: Kahve girişinin önünde sarı saçlı, beyaz şortlu, beyaz tenli çok genç bir anne var, bebekleri babanın kucağında.. Kuleye giriş kuyruğunda erkekler kadınlar ve kiminin yanında çocukları var..  Mor giysili çocuk hareketli, muzip; bir orada, bir burada..
          Kulenin tam dibindeki bir bankta iki genç hanım sohbet ediyorlar, kim bilir neler neler.. Bankın sol başında yaşlı, saçları dökülmüş bir adam; gazetesini kıvırmış, her halde bir makale okuyor, okurken bütün benliğini oraya vermiş gibi, elinde kalemi var, ilgisini çeken satırların galiba altlarını çiziyor, öyle sanıyorum; öyle sanıyorum ki; memleketi kurtarmakla meşgul olanlardan biriydi. Tanrı onların yokluğunu göstermesin. Onlar da yok olursa bir gün; koyuver kuyruğunu gitsin! Benim mürai zihnim hemen müdahale etti: “Evindeki kedinin köpeğin kuyruğunu mu koyuveriyorsun; memleket bu yahu!” dedi. Haksız mıydı? Dedim ki, “İyi ama buraya biraz nefes almak için geldim. Boğuluyorum yav, boğuluyorum!”
          Aklımdan şunlar geçti:
          “Şair Eşref ve Tevfik Fikret şimdi yaşasaydı…”
          Ne demek yani şimdi bu?
          “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az,” demiş eskiler!.

          Çayımın son yudumlarını alırken gözüm kulenin dibinde gazetesini okuyan başıkabak adama ilişti, hani şu memleketi kurtaracak olana; arada bir, elini kafasına vurur gibi başına götürüyor, sonra başını kaldırıp kulenin tepesine bakıyor ve sonra gazetesine dönüyordu; çevresiyle hiç ilgilenmiyordu.
          Kulenin en üstünde bilindiği gibi gezinti yeri var.. Kuleye çıkan insanlar oradan Haliç’i, Marmara girişini, Boğazı izleyebiliyorlar. Bu müthiş güzel manzara ile birlikte Süleymaniye Camii, Yeni Camii, Nuri Osmaniye Camii ve Topkapı Sarayı ile Üsküdar görünümü insanlara düşler ülkesinde gezinmeğe benzer bir duygu verebilirdi. Böyle duygularla kendi dünyalarında gezinmekte olanlardan birinin avucundaki fındık, fıstık gibi şeylerin düşmüş olabileceğini düşündüm. Başıkabak adam da belki böyle düşünmüştü. Gözüm o adamdaydı, aynı hareket birkaç kez tekrarlandı. Sonunda şunu gördüm: Adam başını şaplakladığı an, adamın karşısındaki, benim önündeki bankta oturan kız çocuklarından biri hızla başını önüne eğiyordu; izledim, küçük kız avucundaki her ne ise onu adamın başına atıyor ve hedefini tutturuyordu!
          Bu kız biraz önce çevreyi izlerken gördüğüm, giriş bileti kuyruğundaki annesinin yanında duran, çoğu zaman oraya buraya koşuşturan mor elbiseli kız çocuğuydu! Sanırım sekiz dokuz yaşlarındaydı; o, bir annesinin yanına gidiyor, bir banka gelip oturuyor ve oturduğu sırada hedef olarak adamın saçsız başını seçmiş olmalı ki elindekileri arada bir fırlatıyordu. Her atışında hedefini mutlak vuruyordu. Nişancılıkta çok ustalaştığı belliydi. Hedef tahtası durumunda olan adam ise gerçek durumu hiç fark edemedi.

         Daha sonra annesi giriş biletlerini almış olmalı ki, kızına seslendi, o da koşarak gitti; böylece adam kurtuldu.
Rafael




Rick Johnson

1 yorum:

Unknown dedi ki...

Bugün bir dostumla telefonla konuştuk; bu sabah öyküyü okuduğunu söyledi, ben düzelttim "ıvır zıvırlardan biri" dedim; sevdiğini ve anlayana çok ince dokundurmalar var, dedi ve şunu ekledi: ... "Evindeki kedinin köpeğin kuyruğunu mu koyuveriyorsun; memleket bu yahu!” sözünü gönülden beğendiğini anlattı: Mutlu oldum. Ama içimden şöyle dedim: Be arkadaş anladık; fakat neden yazmazsın / yazmazsınız?