G ö k b e l
Sayılı günler çabuk geçiyor: Annemin elini öpüp yola koyulduk..
Gökbel’e gidecektik; yolumuz kısaydı, kırk beş dakika kadar: Dalyan,
Gökbel, İztuzu.. Gökbel; Dalyan - İztuzu arasında, dağların tepeleriyle
vadilerde oluşmuş şirin bir köy..
Gökbel; Köyceğiz - Dalaman yöresinde Sarıgerme, Sarısu, Katrancı gibi
çok sevdiğim yerlerin önde gelenidir..
Doğruca Villa Gökbel’e gittik, yerleştik. Görkemli kayanın üstünden
İztuzu’nu izleyerek güneşi batırdık. Akşam ise Bay ve Bayan sahiplerin yemek davetlerindeydik.
Villa Gökbel’in benim açımdan önemli bir özelliği vardı: “Dokun Bana O
Kadar Kolay Ki” romanının yazımına burada başlamıştım.. Oluşturduğum kurgu
gereği Gökbel Köyü’ne ve Villa Gökbel’e önemli roller vermiştim..
Bu
tesisin sahipleri Bay ve Bayan’ın nazik davetleriyle, akşam yemeğinde
kadehlerimizi kaldırarak, “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanımla “Kırmızı
Değirmen” şiir kitaplarımı kutladık.
Geç
vakitlere kadar sohbet ettik; anlatılanlardan, hanımefendinin kitap
sevdalılarından biri olduğunu, beyefendinin teknesiyle tek başına dünya turu
yaptığını öğrendik.
Siyasal tartışmalara girdik.. Kılıçdaroğlu’na halkımızın sempatiyle
kredi açtığını, bu tavrın doğru olduğunu belirterek düşüncemi söylediğimde
beyefendi, laik kimliğine rağmen, bu söylemlerimden hoşnut olmadı sanıyorum.
Belki haklıydı; bunu zaman gösterecek!.
Sabah kahvaltısından sonra karımla köyün bir
sokağında ağır ağır yürüyerek doğayı doyasıya izlemenin zevkini çıkardık.
Çeşitli ağaç ve bitkilerin; onların çiçeklerinin, dallarının, yapraklarının,
filizlerinin, dikenlerinin; yolun yüz metre kadar ilerisinde, sağ tarafta,
buğday hasadındaki birkaç yüz metre karelik alanda kümelenmiş buğday başakları
ile saplarının ve koyunlarla köpeklerin fotoğraflarını çektim. Ağır ağır
yürüyüp birçok kez durarak, tüm doğanın canlılığını izleyerek, bol rayihalı,
bol oksijenli havayı içimizde hissederek dolaştık.
Bir
süre sonra, yanından geçtiğimiz evin bahçesinde havlayan köpeği ve birkaç adım
ötedeki bir başka evin önündeki çimenleri yemekle meşgul koyunları izledik.
Onların, “mee... mee…” seslerini taklit ettik; herhalde beceriksizliğimize
koyunlar gülmüşlerdir; belki, insanoğlu ne kadar salak demişlerdir.
İzlediğimiz dar yolun sağ ve solundaki evler ve bahçeler tatlı meyil
oluşturan vadideydi. Vadinin dar tabanında yılan kuyruğu gibi uzanan yol tatlı
meyillerle sürüp gidiyordu: Evler, bahçeler, minik buğday tarlaları… Tarla
sözcüğü abartıydı; ama nasıl ifade edilir onu da bilmiyorum; buğday bahçeleri
diyelim; buğdayın bahçesi olur mu; Gökbel’de olur; sol yanımızdaki buğday
bahçesinden toplanmış olgun başaklar minik bir tepede kümelenmişti… Günü
geldiğinde başakların üstünden düven geçecek, uygun rüzgar olduğunda savrularak
buğdayı alınacak; kapçıklar ve kesilen saplar saman olacak; samanları kış
aylarında hayvanlar yiyerek beslenecek, buğday taneleri çuvallarla değirmene
taşınacak, un olacak ve evlerin günlük ekmeğine dönüşecekti.
Hepsi bu kadar değildi; küçük küçük, hatta minik sebze bahçelerinde
domates, biber, patlıcan, kabak, hıyar fidanları; artık fidanlıktan çıkmış,
gelişmiş, olgunlaşmış; ürün veren bitkilerdi. Uzun süre, dallarında, yaprakları
arasından sarkan, capcanlı duran biberleri; toprağa yaslanıp yatan hıyarları,
kabakları; yarı kızıllaşmış domatesleri izledik.
Doğada hayat buydu!
Bir
süre sonra, bilmem kaçıncı dönemecin ardından, on, on iki yaşlarında sevimli
bir kız çocuğunun geliyordu; karşı karşıya geldiğimizde selamlaştık; eşim onu
yanaklarını okşayarak sevdi; bana “Bizim fotoğrafımızı çeksene,” dedi; küçük
kıza döndüm, “İzin verir misin?” dedim, dünyanın en güzel gülücüğüyle, “Tabii
amcaa!” dedi, çektim. Yolumuza devam ederken karıma, “Bu gezinin en güzel ürünü
bu fotoğraf karesi olacak,” dedim. “Evet, haklısın, burası verimli bir yer…
Senin romanı üç kez okudum, o romanda da Sultan ve Cennet bu köyün pırıl pırıl
iki genç kızıydı,” dedi. Yürüyüşümüzü sürdürdük. Kısa bir süre sonra, yolun
solundaki evin nefis bahçesine hayran hayran bakarak uzun uzun izledik. Bu
bahçe; buradaki evlerin neredeyse tümünde olduğu gibi iki, üç yüz metre kare
kadardı, bir bölümünde meyve ağaçları vardı; armut, elma ve birkaç narenciye;
birkaç kök de asma... Hayran hayran baktığımız yer evin önündeki çardaktı;
çardağın örtüsünü oluşturan doğal yapı asmaydı, tazecik asma yaprakları o kadar
sıktı ki, eminim altında olsaydık gökyüzünü göremezdik. Eşime, “Bu yaprakları
toplayıp, aynı gün yaprak sarma yaptığını farz et; tadına doyum olmaz,” dedim.
Çocukluğumdan tadını bilirim, anam bahçedeki asmadan taze yaprakları toplar
etli sarma yapardı, oradan bilirim. Çardağın tam ortasında bahçe masaları ve
sandalyeleri vardı. Ev sahipleri bir başka yerdeymişler ki, bir süre sonra,
yoldan bahçe kapısını açtılar ve girdiler. Bay ve bayan bu iki kişiyi gördük,
tabii, onlarda bizi görmüşlerdi, kadın, “Hoş geldiniizzz,” dedi ve biz de selam
verdik. Eşim, “Bahçeniz çok güzel, ona bakıyorduk” dedi, ben de onayladım. Adam
duraladı, karısına baktı; sanki karısına bir şey söylemek istiyordu; karısı
anlamış olmalı ya da aynı şeyi düşünüyordu ki,
“Buyurun, çay yapayım, sevdiğiniz bu bahçede birlikte içelim,” dedi,
kocası da bu sözü kafasını sallayarak onayladığını belli etti. Eşim, “Bir başka
gelişimizde inşallah, şimdi köyün hiç olmazsa bir bölümünü daha gezelim,
görelim,” dedi.
Ayrıldık, yürümeye devam ederken eşime, “Anadolu insanının güzelliği
burada, evlerine, bahçelerine bakmamız ve ayak üstü iki laf yapmamız yetti de
arttı; çağırdılar, buyurun çay içelim dediler; biz onlar kadar uygar
olamadığımız için girip sohbeti koyulaştıramadık. İşi bir başka bahara
bıraktık; bir başka bahara olsa gene iyi, galiba çıkmaz ayın son çarşambasına
havale ettik,” dedim.
Bir
süre sonra döndük, odamıza çekildik, ben taşınabilir bilgisayarımı çıkarıp
dosyamdaki yazılarımı gözden geçirmeye devam ettim. Böyle doğal güzelliklerin
orta yerinde olunca çalışma veriminin aynı oranda arttığını söylememe bilmem
gerek var mı?
Akşamüzeri saat yedi gibi, odamın balkonundan etrafı izliyorum, aklımdan
birçok güzellik; anılar, düşünceler, fikirler gelip geçiyordu:
Bu
yöreyi defalarca karış karış dolaşmıştım, her yanı biliyordum: İztuzu’nda;
güzelim kumsaldan Akdeniz’in mavi sularına atlayıp yüzmek, ufku ve güneşte
parıldayarak uzayıp giden kusalı izlemek, plajın sol ucunda kalan dağlardaki
çam ağaçlarını gözlemek insan ruhuna sakinlik veren ruhsal terapi gibidir.
Kumsalın bir başka özelliği ise, Caretta Caretta Kaplumbağaları’nın yumurtlama
bölgesi olmasıdır. Kumların bilinemeyen yerlerinin diplerinde Carettaların
yumurtaları nedeniyle yaradılışın sırrı gizlidir diye düşünürüm.
Bazı
ülkelerde olduğu gibi bura insanı o yumurtalara hiçbir zaman musallat
olamamıştır; bu nedenle hepsi saygın kişilerdir.
Altın sarısı gibi rengiyle uzanıp giden kumsal şeridin sonu; Köyceğiz
Gölü’nü Kaunos - Dalyan aralığından Akdeniz’e bağlayan doğal kanalın Akdeniz’e
açıldığı yerdir. Bu kanal; çevresini kaplayan sazlarıyla, binlerce sazlı
adacıklarıyla, adacıklar arasındaki geçitleriyle; egzotik labirent görünümüyle
heyecan vericidir.
Kanaldan Gökbel yoluna kadar olan çok geniş alan gölcüklerle kaplıdır,
kimi yer; artık göl olmaktan çıkmış bataklık oluşmuştur; yüzyıl önce bataklık
olan yerlerse artık narenciye bahçesidir; tabii insanların verdiği emek inkâr
edilemez.
Birbirinden ayrılması olanaksız bu göllerin en büyüklerinden birisinin
kıyısı Villa Gökbel’in kurulu olduğu büyük ve sert kayaların dibine dayanır.
İşte burayı, göl sularıyla kayaların birleştiği, birbirine kavuştuğu yeri
yakından hiç görmedim.
Villa Gökbel tesislerine girişin sol yanında, tahminen yüz metre
aşağıda, kayaların dibine dayanan göl sularının esrarengiz görünümünü izlemek
insanı bir başka gizemli havalara sürüklüyordu. Villa Gökbel’in minik yüzme
havuzunun kenarından aşağıya baktığımızda, ne kadar yüksekte olduğumuzu daha ürkütücü
duygularla anlayabiliyorduk. Tepeden bakışta; dibi görülemeyen kayalara
dayanıp, havada birleşiyormuş hissini veren göl sularını, çam ağacı dallarıyla
diğer bitkilerin izin verdiği kadar izlemek ruhsal hoşlukla karışık korku
duygusu da veriyordu!
Doğayla iç içeyken korku acaba insan
ruhunda hazza mı dönüşüyordu; yoksa hissedilenin ya da görülenin üstüne gidiş,
korku duygusuyla beynin inatlaşması mıydı veya insanoğlunun doğayı yenme
içgüdüsü müydü? Bilmiyorum!..
Bu
yere, dibe kadar, göl sularının kayalara dayandığı yere kadar inmeyi ve adım
adım fotoğraf çekmeyi kafama koyarak odamdan çıktım; nereye ve ne amaçla
gittiğimi karıma söylemedim.
Yüzme havuzu yanından inme olanağı yoktu: havuzun batı yanından yarım
metrelik şeritten aşağıya, göl sularına kadar, dimdik doğal yapı vardı; bu
nedenle yukarıdan suların dayandığı yeri tam olarak görme olanağı dahi yoktu.
Denemeyi Villa Gökbel’in bahçesine girişin birkaç metre önlerinden düşünmem
gerekliydi.
İnmeyi düşündüğüm sete geldim; nereden, nasıl inebileceğimi araştırdım.
Setin yarım metre kadar aşağısında keçi yoluna benzer bir iz vardı; oraya
inemeye ve izi takip etmeye karar verdim; izin gittiği yere kadar ben de
gidecektim…
Tutunarak setten yarım metre aşağıdaki keçi yolu bile diyemeyeceğim olsa
olsa keçi izine kendimi bıraktım. Kısa ve dikkatli adımlar atmam gerektiğini
biliyordum. Ayakkabılarım günlük normal ayakkabılardı, böyle bir iniş için
uygun değildi; ayaklarımı yere basarken, kayma tehlikesine karşı tutunmayı daha
geniş sahaya yaymak amacıyla ayağımı yol saydığım ize yanlamasına basmaya
başladım; izle ayakkabım arasında dik açı oluşmalı, diye düşündüm.
Ayakkabılarım yere değerken ayakkabımın burnu ileri vaziyette değil, izi kesen
anlamında, sağa ve sola çevrili olarak yere basıyordum; bastığım yerin sıradan
toprak olmamasına dikkat ederek kaya çıkıntısına basmayı yeğliyor ve her adımda
sağımdaki veya solumdaki ağaçların ya da makilerin dallarına tutunuyordum. Keçi
izi elbette yukarıdan aşağıya düz ve dik uzanmıyordu; birkaç metre sağa, birkaç
metre sola zikzaklarla adeta yumuşak iniş sağlıyordu. Bu zikzakların
köşelerinde sağlam bir kaya varsa ona iyice tutunarak veya yaslanarak
fotoğraflar çekiyordum.
Uçurum diye vasıflandırdığım bu yerin ¾’ünü indim; artık gölün kayalara
dayandığı yeri görebiliyordum. Bir çok fotoğraf aldım, bulunduğum noktadan
sonra keçi izi de yoktu; sağlam bir kaya tespit edip üstüne oturdum, düşündüm;
içimden gelen ses bana “yeter” dedi.
Aynı
yöntemle, geldiğim yerden, aynı kayalardan ve aynı ağaç ya da maki dallarından
yararlanarak dönmeye karar verdim. Karar verdiğim gibi davrandığımı sanarak
anlatımımın başında sözünü ettiğim sete ulaştım; dibindeydim, geldiğim yeri
indiğim yer sanıyordum; fakat demek ki, son anda yolumdan sapmışım. Kolayca
adım atarak indiğim yerde değildim; oldukça sağa kaymışım, buradan indiğim
noktaya dönme olanağım yoktu; arkama baktım; hay aksi şeytan, ulaştığım bu
yerden bir iki adım geri veya sağa veya sola gitme olanağımın olmadığını
gördüm; adeta, ayaküstü durulabilecek bir kafes içine hapsedilmiştim. Nedeni
çok açıktı, demek ki, dönerken dikkatsiz davranmışım, indiğim keçi izinden
sapmışım, bir başka keçi izi beni yanıltmış olmalıydı; vardığım bu yer indiğim
yer değildi. Durdum, derin nefes aldım, düşündüm; güneş batıyordu, karanlığa
kalmamalıydım; karar verdim: zıplayacaktım, zıplamam gereken yer yarım metre
yükseklikte bir yerdi... İyi de, ayakta zor durduğum yerde, nereden kuvvet
alarak zıplayacaktım? Denemekten başka çarem yoktu. Fotoğraf makinemi koluma
astım, iki elimi setin üstüne koyarak hızla zıplayıp kollarım üstünde
yükselirken ayaklarımı sete koymaya çalıştım.. Her şey tamam gibiydi; ama
anladım ki, ayaklarımı setin üstüne koyacak kadar zıplayamamışım; daha doğrusu,
ellerim setin üstünde zıplayınca ayaklarım nasıl setin üstüne gelebilirdi,
olanaksızdı bu; yeterli olmayan düşüncenin ürünü elbette yetersiz olacaktı;
yetersizliği iş işten geçtikten sonra görebiliyordum. O an çaresizdim,
yapabilirim sanmıştım! Sonuç olarak ayaklarım, bileklerimden itibaren boşlukta,
setin dışında asılı kalmıştı. Havada kaldığım bir saniye içinde şunu hissettim
/ anladım: Bir adım bile olsa geri gidip inmek ve tekrar zıplamak olanaksızdı;
zor ayakta durduğum yere inemezdim, mutlak yuvarlanıp giderdim. Havada
kaldığım, belki saniyeden de kısa olan sürede, sanki omuzlarımdan bir güç beni
geriye, uçuruma çekiyordu; gölün suları ve kayalar sanki beni çağırıyordu.
Sağlam durabilmek için kollarımla direniyordum; ama gücüm tükenmek üzereydi, bu
durum yok oluşla eşdeğerdi. Geriye doğru düşersem, sırtım üstüne değil başımın
üstüne düşecek, canlı kalsam bile tıngır mıngır aşağıdaki kayaların üstünden
gölün sularına boylayacaktım. Sulara gömüldükten sonra büyük bir olasılıkla
beni aylarca kimse bulamazdı; bulunmam tamamen tesadüf eseri olabilirdi.
Havada kollarımın üstünde asılı kaldığım, bir saniyeden de kısa zaman
içinde, “Ne yapmalıyım,” diye düşündüm; zihnimde oluşan ses, “Direnme,
kollarını bırak, olduğun yere düş,” dedi; daha doğrusu, içimden geçenleri
korkularıma çare olarak böyle yorumladım. Vücut ağırlık merkezim setin
üstündeydi; içimden gelen sese uydum, direnmeyip bıraktım kendimi; göğsümün
üstüne çok sert olmayan biçimde düştüm; göğsüm yere vurmadan ellerimle toprağa
sıkıca tutunabilmiştim. Dizlerimden aşağısı, setin dışında, havadaydı. Tüm
gövdemle setin üstünde yüzüstü yatıyordum. Çok sert olmayan dedim; gene de yere
çarpan göğsüm acıyordu, daha çok kalbimden korktum; şakası yoktu işin, kalp
hastasıydım. Bir süre derin derin nefes aldım, kendimi dinledim, düşündüm ve
Allah’ıma şükrettim. Sonra, yavaşça yan yattım, kalçamdan itibaren bacaklarımı
karnıma doğru çekerek ayaklarımın setin üstüne gelmelerini sağladım ve
toparlanıp kalktım. Fotoğraf makinemin ekranı çatlamıştı; tabii önemli değildi:
Dünya değiştirme yolunda sona yaklaşmış; ama geri gelebilmiştim; bu durum
elbette mutluluktu. Kesin olan şuydu: Büyük bir tehlike yaşamıştım; sonunda
büyük mutluluğa kavuştum. Üstüm başım toz toprak ve bir sürü dikenlerle
doluydu; önce tek tek dikenleri topladım, sonra toz toprağı ellerimle gidererek
Villa Gökben’deki odama döndüm.
O
akşam ve gece olayı karıma anlatmadım; ertesi günü sabah kahvaltısından sonra
anlattım. Çok üzüldü; “Neden böyle tehlikeli işler yapıyorsun,” dedi. “Oraların
fotoğrafını çekmek istiyordum, yaşanan son an aksiliği,” diye yanıtladım. Sonra
karşımdaki kadının barut fıçısına dönüştüğünü anladım. Hiddetliydi, “Birkaç
fotoğraf karesi için beni mi harcayacaktın? Romanda yarattığın kişiye,
Süreyya’ya mı özendin? Beni hiç düşünmedin mi?” dedi, daha doğrusu parladı veya
payladı. Durum öyle değildi; iniş isteğim; çocukluğumdan bu yana var olan dağda
derede tepede tırmanma isteğimin depreşmesinden, saklanmış, doğa harikası göl
sularının kayalarla buluştuğu yeri görmek, resimlemek tutkumdan başka bir şey
değildi.
Domuzluk bu ya, karımı, “Bir başka dünyaya gidecek olan bendim, sana ne
oluyor,” diye yanıtladım; ama karım parlamakta ve paylamakta, haklıydı; hayatı
paylaşmak kolay değildi; kolay olmayanı başarmak ise mutluluktu.
1 yorum:
"Dokun Bana O Kadar Kolay Ki" romanını burada, Gökbel'de yazmağa başlamıştım.. Ve bu romanın sonu, finali Gökbel'de gerçekleşmektedir.
Yorum Gönder