31 Temmuz 2013 Çarşamba

4- Gökbel








G ö k b e l





          Sayılı günler çabuk geçiyor: Annemin elini öpüp yola koyulduk..
       Gökbel’e gidecektik; yolumuz kısaydı, kırk beş dakika kadar: Dalyan, Gökbel, İztuzu.. Gökbel; Dalyan - İztuzu arasında, dağların tepeleriyle vadilerde oluşmuş şirin bir köy..
       Gökbel; Köyceğiz - Dalaman yöresinde Sarıgerme, Sarısu, Katrancı gibi çok sevdiğim yerlerin önde gelenidir..
       Doğruca Villa Gökbel’e gittik, yerleştik. Görkemli kayanın üstünden İztuzu’nu izleyerek güneşi batırdık. Akşam ise Bay ve Bayan sahiplerin yemek davetlerindeydik.

         Villa Gökbel’in benim açımdan önemli bir özelliği vardı: “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanının yazımına burada başlamıştım.. Oluşturduğum kurgu gereği Gökbel Köyü’ne ve Villa Gökbel’e önemli roller vermiştim..
     Bu tesisin sahipleri Bay ve Bayan’ın nazik davetleriyle, akşam yemeğinde kadehlerimizi kaldırarak, “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanımla “Kırmızı Değirmen” şiir kitaplarımı kutladık.
     Geç vakitlere kadar sohbet ettik; anlatılanlardan, hanımefendinin kitap sevdalılarından biri olduğunu, beyefendinin teknesiyle tek başına dünya turu yaptığını öğrendik.
          Siyasal tartışmalara girdik.. Kılıçdaroğlu’na halkımızın sempatiyle kredi açtığını, bu tavrın doğru olduğunu belirterek düşüncemi söylediğimde beyefendi, laik kimliğine rağmen, bu söylemlerimden hoşnut olmadı sanıyorum. Belki haklıydı; bunu zaman gösterecek!.         

          Sabah kahvaltısından sonra karımla köyün bir sokağında ağır ağır yürüyerek doğayı doyasıya izlemenin zevkini çıkardık. Çeşitli ağaç ve bitkilerin; onların çiçeklerinin, dallarının, yapraklarının, filizlerinin, dikenlerinin; yolun yüz metre kadar ilerisinde, sağ tarafta, buğday hasadındaki birkaç yüz metre karelik alanda kümelenmiş buğday başakları ile saplarının ve koyunlarla köpeklerin fotoğraflarını çektim. Ağır ağır yürüyüp birçok kez durarak, tüm doğanın canlılığını izleyerek, bol rayihalı, bol oksijenli havayı içimizde hissederek dolaştık.    
          Bir süre sonra, yanından geçtiğimiz evin bahçesinde havlayan köpeği ve birkaç adım ötedeki bir başka evin önündeki çimenleri yemekle meşgul koyunları izledik. Onların, “mee... mee…” seslerini taklit ettik; herhalde beceriksizliğimize koyunlar gülmüşlerdir; belki, insanoğlu ne kadar salak demişlerdir.
          İzlediğimiz dar yolun sağ ve solundaki evler ve bahçeler tatlı meyil oluşturan vadideydi. Vadinin dar tabanında yılan kuyruğu gibi uzanan yol tatlı meyillerle sürüp gidiyordu: Evler, bahçeler, minik buğday tarlaları… Tarla sözcüğü abartıydı; ama nasıl ifade edilir onu da bilmiyorum; buğday bahçeleri diyelim; buğdayın bahçesi olur mu; Gökbel’de olur; sol yanımızdaki buğday bahçesinden toplanmış olgun başaklar minik bir tepede kümelenmişti… Günü geldiğinde başakların üstünden düven geçecek, uygun rüzgar olduğunda savrularak buğdayı alınacak; kapçıklar ve kesilen saplar saman olacak; samanları kış aylarında hayvanlar yiyerek beslenecek, buğday taneleri çuvallarla değirmene taşınacak, un olacak ve evlerin günlük ekmeğine dönüşecekti.  
          Hepsi bu kadar değildi; küçük küçük, hatta minik sebze bahçelerinde domates, biber, patlıcan, kabak, hıyar fidanları; artık fidanlıktan çıkmış, gelişmiş, olgunlaşmış; ürün veren bitkilerdi. Uzun süre, dallarında, yaprakları arasından sarkan, capcanlı duran biberleri; toprağa yaslanıp yatan hıyarları, kabakları; yarı kızıllaşmış domatesleri izledik.
          Doğada hayat buydu!
          Bir süre sonra, bilmem kaçıncı dönemecin ardından, on, on iki yaşlarında sevimli bir kız çocuğunun geliyordu; karşı karşıya geldiğimizde selamlaştık; eşim onu yanaklarını okşayarak sevdi; bana “Bizim fotoğrafımızı çeksene,” dedi; küçük kıza döndüm, “İzin verir misin?” dedim, dünyanın en güzel gülücüğüyle, “Tabii amcaa!” dedi, çektim. Yolumuza devam ederken karıma, “Bu gezinin en güzel ürünü bu fotoğraf karesi olacak,” dedim. “Evet, haklısın, burası verimli bir yer… Senin romanı üç kez okudum, o romanda da Sultan ve Cennet bu köyün pırıl pırıl iki genç kızıydı,” dedi. Yürüyüşümüzü sürdürdük. Kısa bir süre sonra, yolun solundaki evin nefis bahçesine hayran hayran bakarak uzun uzun izledik. Bu bahçe; buradaki evlerin neredeyse tümünde olduğu gibi iki, üç yüz metre kare kadardı, bir bölümünde meyve ağaçları vardı; armut, elma ve birkaç narenciye; birkaç kök de asma... Hayran hayran baktığımız yer evin önündeki çardaktı; çardağın örtüsünü oluşturan doğal yapı asmaydı, tazecik asma yaprakları o kadar sıktı ki, eminim altında olsaydık gökyüzünü göremezdik. Eşime, “Bu yaprakları toplayıp, aynı gün yaprak sarma yaptığını farz et; tadına doyum olmaz,” dedim. Çocukluğumdan tadını bilirim, anam bahçedeki asmadan taze yaprakları toplar etli sarma yapardı, oradan bilirim. Çardağın tam ortasında bahçe masaları ve sandalyeleri vardı. Ev sahipleri bir başka yerdeymişler ki, bir süre sonra, yoldan bahçe kapısını açtılar ve girdiler. Bay ve bayan bu iki kişiyi gördük, tabii, onlarda bizi görmüşlerdi, kadın, “Hoş geldiniizzz,” dedi ve biz de selam verdik. Eşim, “Bahçeniz çok güzel, ona bakıyorduk” dedi, ben de onayladım. Adam duraladı, karısına baktı; sanki karısına bir şey söylemek istiyordu; karısı anlamış olmalı ya da aynı şeyi düşünüyordu ki,  “Buyurun, çay yapayım, sevdiğiniz bu bahçede birlikte içelim,” dedi, kocası da bu sözü kafasını sallayarak onayladığını belli etti. Eşim, “Bir başka gelişimizde inşallah, şimdi köyün hiç olmazsa bir bölümünü daha gezelim, görelim,” dedi.
          Ayrıldık, yürümeye devam ederken eşime, “Anadolu insanının güzelliği burada, evlerine, bahçelerine bakmamız ve ayak üstü iki laf yapmamız yetti de arttı; çağırdılar, buyurun çay içelim dediler; biz onlar kadar uygar olamadığımız için girip sohbeti koyulaştıramadık. İşi bir başka bahara bıraktık; bir başka bahara olsa gene iyi, galiba çıkmaz ayın son çarşambasına havale ettik,” dedim.

          Bir süre sonra döndük, odamıza çekildik, ben taşınabilir bilgisayarımı çıkarıp dosyamdaki yazılarımı gözden geçirmeye devam ettim. Böyle doğal güzelliklerin orta yerinde olunca çalışma veriminin aynı oranda arttığını söylememe bilmem gerek var mı?

          Akşamüzeri saat yedi gibi, odamın balkonundan etrafı izliyorum, aklımdan birçok güzellik; anılar, düşünceler, fikirler gelip geçiyordu:
          Bu yöreyi defalarca karış karış dolaşmıştım, her yanı biliyordum: İztuzu’nda; güzelim kumsaldan Akdeniz’in mavi sularına atlayıp yüzmek, ufku ve güneşte parıldayarak uzayıp giden kusalı izlemek, plajın sol ucunda kalan dağlardaki çam ağaçlarını gözlemek insan ruhuna sakinlik veren ruhsal terapi gibidir. Kumsalın bir başka özelliği ise, Caretta Caretta Kaplumbağaları’nın yumurtlama bölgesi olmasıdır. Kumların bilinemeyen yerlerinin diplerinde Carettaların yumurtaları nedeniyle yaradılışın sırrı gizlidir diye düşünürüm.
          Bazı ülkelerde olduğu gibi bura insanı o yumurtalara hiçbir zaman musallat olamamıştır; bu nedenle hepsi saygın kişilerdir.          
          Altın sarısı gibi rengiyle uzanıp giden kumsal şeridin sonu; Köyceğiz Gölü’nü Kaunos - Dalyan aralığından Akdeniz’e bağlayan doğal kanalın Akdeniz’e açıldığı yerdir. Bu kanal; çevresini kaplayan sazlarıyla, binlerce sazlı adacıklarıyla, adacıklar arasındaki geçitleriyle; egzotik labirent görünümüyle heyecan vericidir.      
          Kanaldan Gökbel yoluna kadar olan çok geniş alan gölcüklerle kaplıdır, kimi yer; artık göl olmaktan çıkmış bataklık oluşmuştur; yüzyıl önce bataklık olan yerlerse artık narenciye bahçesidir; tabii insanların verdiği emek inkâr edilemez.
          Birbirinden ayrılması olanaksız bu göllerin en büyüklerinden birisinin kıyısı Villa Gökbel’in kurulu olduğu büyük ve sert kayaların dibine dayanır. İşte burayı, göl sularıyla kayaların birleştiği, birbirine kavuştuğu yeri yakından hiç görmedim.
          Villa Gökbel tesislerine girişin sol yanında, tahminen yüz metre aşağıda, kayaların dibine dayanan göl sularının esrarengiz görünümünü izlemek insanı bir başka gizemli havalara sürüklüyordu. Villa Gökbel’in minik yüzme havuzunun kenarından aşağıya baktığımızda, ne kadar yüksekte olduğumuzu daha ürkütücü duygularla anlayabiliyorduk. Tepeden bakışta; dibi görülemeyen kayalara dayanıp, havada birleşiyormuş hissini veren göl sularını, çam ağacı dallarıyla diğer bitkilerin izin verdiği kadar izlemek ruhsal hoşlukla karışık korku duygusu da veriyordu!
          Doğayla iç içeyken korku acaba insan ruhunda hazza mı dönüşüyordu; yoksa hissedilenin ya da görülenin üstüne gidiş, korku duygusuyla beynin inatlaşması mıydı veya insanoğlunun doğayı yenme içgüdüsü müydü? Bilmiyorum!..
          Bu yere, dibe kadar, göl sularının kayalara dayandığı yere kadar inmeyi ve adım adım fotoğraf çekmeyi kafama koyarak odamdan çıktım; nereye ve ne amaçla gittiğimi karıma söylemedim.
          Yüzme havuzu yanından inme olanağı yoktu: havuzun batı yanından yarım metrelik şeritten aşağıya, göl sularına kadar, dimdik doğal yapı vardı; bu nedenle yukarıdan suların dayandığı yeri tam olarak görme olanağı dahi yoktu. Denemeyi Villa Gökbel’in bahçesine girişin birkaç metre önlerinden düşünmem gerekliydi.
          İnmeyi düşündüğüm sete geldim; nereden, nasıl inebileceğimi araştırdım. Setin yarım metre kadar aşağısında keçi yoluna benzer bir iz vardı; oraya inemeye ve izi takip etmeye karar verdim; izin gittiği yere kadar ben de gidecektim…
          Tutunarak setten yarım metre aşağıdaki keçi yolu bile diyemeyeceğim olsa olsa keçi izine kendimi bıraktım. Kısa ve dikkatli adımlar atmam gerektiğini biliyordum. Ayakkabılarım günlük normal ayakkabılardı, böyle bir iniş için uygun değildi; ayaklarımı yere basarken, kayma tehlikesine karşı tutunmayı daha geniş sahaya yaymak amacıyla ayağımı yol saydığım ize yanlamasına basmaya başladım; izle ayakkabım arasında dik açı oluşmalı, diye düşündüm. Ayakkabılarım yere değerken ayakkabımın burnu ileri vaziyette değil, izi kesen anlamında, sağa ve sola çevrili olarak yere basıyordum; bastığım yerin sıradan toprak olmamasına dikkat ederek kaya çıkıntısına basmayı yeğliyor ve her adımda sağımdaki veya solumdaki ağaçların ya da makilerin dallarına tutunuyordum. Keçi izi elbette yukarıdan aşağıya düz ve dik uzanmıyordu; birkaç metre sağa, birkaç metre sola zikzaklarla adeta yumuşak iniş sağlıyordu. Bu zikzakların köşelerinde sağlam bir kaya varsa ona iyice tutunarak veya yaslanarak fotoğraflar çekiyordum.
          Uçurum diye vasıflandırdığım bu yerin ¾’ünü indim; artık gölün kayalara dayandığı yeri görebiliyordum. Bir çok fotoğraf aldım, bulunduğum noktadan sonra keçi izi de yoktu; sağlam bir kaya tespit edip üstüne oturdum, düşündüm; içimden gelen ses bana “yeter” dedi.
          Aynı yöntemle, geldiğim yerden, aynı kayalardan ve aynı ağaç ya da maki dallarından yararlanarak dönmeye karar verdim. Karar verdiğim gibi davrandığımı sanarak anlatımımın başında sözünü ettiğim sete ulaştım; dibindeydim, geldiğim yeri indiğim yer sanıyordum; fakat demek ki, son anda yolumdan sapmışım. Kolayca adım atarak indiğim yerde değildim; oldukça sağa kaymışım, buradan indiğim noktaya dönme olanağım yoktu; arkama baktım; hay aksi şeytan, ulaştığım bu yerden bir iki adım geri veya sağa veya sola gitme olanağımın olmadığını gördüm; adeta, ayaküstü durulabilecek bir kafes içine hapsedilmiştim. Nedeni çok açıktı, demek ki, dönerken dikkatsiz davranmışım, indiğim keçi izinden sapmışım, bir başka keçi izi beni yanıltmış olmalıydı; vardığım bu yer indiğim yer değildi. Durdum, derin nefes aldım, düşündüm; güneş batıyordu, karanlığa kalmamalıydım; karar verdim: zıplayacaktım, zıplamam gereken yer yarım metre yükseklikte bir yerdi... İyi de, ayakta zor durduğum yerde, nereden kuvvet alarak zıplayacaktım? Denemekten başka çarem yoktu. Fotoğraf makinemi koluma astım, iki elimi setin üstüne koyarak hızla zıplayıp kollarım üstünde yükselirken ayaklarımı sete koymaya çalıştım.. Her şey tamam gibiydi; ama anladım ki, ayaklarımı setin üstüne koyacak kadar zıplayamamışım; daha doğrusu, ellerim setin üstünde zıplayınca ayaklarım nasıl setin üstüne gelebilirdi, olanaksızdı bu; yeterli olmayan düşüncenin ürünü elbette yetersiz olacaktı; yetersizliği iş işten geçtikten sonra görebiliyordum. O an çaresizdim, yapabilirim sanmıştım! Sonuç olarak ayaklarım, bileklerimden itibaren boşlukta, setin dışında asılı kalmıştı. Havada kaldığım bir saniye içinde şunu hissettim / anladım: Bir adım bile olsa geri gidip inmek ve tekrar zıplamak olanaksızdı; zor ayakta durduğum yere inemezdim, mutlak yuvarlanıp giderdim. Havada kaldığım, belki saniyeden de kısa olan sürede, sanki omuzlarımdan bir güç beni geriye, uçuruma çekiyordu; gölün suları ve kayalar sanki beni çağırıyordu. Sağlam durabilmek için kollarımla direniyordum; ama gücüm tükenmek üzereydi, bu durum yok oluşla eşdeğerdi. Geriye doğru düşersem, sırtım üstüne değil başımın üstüne düşecek, canlı kalsam bile tıngır mıngır aşağıdaki kayaların üstünden gölün sularına boylayacaktım. Sulara gömüldükten sonra büyük bir olasılıkla beni aylarca kimse bulamazdı; bulunmam tamamen tesadüf eseri olabilirdi.
          Havada kollarımın üstünde asılı kaldığım, bir saniyeden de kısa zaman içinde, “Ne yapmalıyım,” diye düşündüm; zihnimde oluşan ses, “Direnme, kollarını bırak, olduğun yere düş,” dedi; daha doğrusu, içimden geçenleri korkularıma çare olarak böyle yorumladım. Vücut ağırlık merkezim setin üstündeydi; içimden gelen sese uydum, direnmeyip bıraktım kendimi; göğsümün üstüne çok sert olmayan biçimde düştüm; göğsüm yere vurmadan ellerimle toprağa sıkıca tutunabilmiştim. Dizlerimden aşağısı, setin dışında, havadaydı. Tüm gövdemle setin üstünde yüzüstü yatıyordum. Çok sert olmayan dedim; gene de yere çarpan göğsüm acıyordu, daha çok kalbimden korktum; şakası yoktu işin, kalp hastasıydım. Bir süre derin derin nefes aldım, kendimi dinledim, düşündüm ve Allah’ıma şükrettim. Sonra, yavaşça yan yattım, kalçamdan itibaren bacaklarımı karnıma doğru çekerek ayaklarımın setin üstüne gelmelerini sağladım ve toparlanıp kalktım. Fotoğraf makinemin ekranı çatlamıştı; tabii önemli değildi: Dünya değiştirme yolunda sona yaklaşmış; ama geri gelebilmiştim; bu durum elbette mutluluktu. Kesin olan şuydu: Büyük bir tehlike yaşamıştım; sonunda büyük mutluluğa kavuştum. Üstüm başım toz toprak ve bir sürü dikenlerle doluydu; önce tek tek dikenleri topladım, sonra toz toprağı ellerimle gidererek Villa Gökben’deki odama döndüm.

          O akşam ve gece olayı karıma anlatmadım; ertesi günü sabah kahvaltısından sonra anlattım. Çok üzüldü; “Neden böyle tehlikeli işler yapıyorsun,” dedi. “Oraların fotoğrafını çekmek istiyordum, yaşanan son an aksiliği,” diye yanıtladım. Sonra karşımdaki kadının barut fıçısına dönüştüğünü anladım. Hiddetliydi, “Birkaç fotoğraf karesi için beni mi harcayacaktın? Romanda yarattığın kişiye, Süreyya’ya mı özendin? Beni hiç düşünmedin mi?” dedi, daha doğrusu parladı veya payladı. Durum öyle değildi; iniş isteğim; çocukluğumdan bu yana var olan dağda derede tepede tırmanma isteğimin depreşmesinden, saklanmış, doğa harikası göl sularının kayalarla buluştuğu yeri görmek, resimlemek tutkumdan başka bir şey değildi.
          Domuzluk bu ya, karımı, “Bir başka dünyaya gidecek olan bendim, sana ne oluyor,” diye yanıtladım; ama karım parlamakta ve paylamakta, haklıydı; hayatı paylaşmak kolay değildi; kolay olmayanı başarmak ise mutluluktu.

          Biraz karabiber hiç de fena olmuyor diyebilirim.








1 yorum:

Unknown dedi ki...

"Dokun Bana O Kadar Kolay Ki" romanını burada, Gökbel'de yazmağa başlamıştım.. Ve bu romanın sonu, finali Gökbel'de gerçekleşmektedir.